Tekvin, Teklif ve Mâkûliyet

İbrahim Halil Üçer

İbrahim Halil Üçer



Rasyonalite, birçok başka anlamıyla birlikte, herhangi bir düşünceyi, davranışı ve yapıyı ortaya çıkaran arka plandaki akıl yürütme ve gerekçelendirme sistemini ifade eder. Rasyonalitelerden söz etmek ve farklı geleneklerin evvelemirde farklı rasyonaliteleri olduğunu söylemek, aynı zamanda bir geleneği ortaya çıkaran şeyin ona özgü rasyonalite olduğunu öne sürmek anlamına gelir. Kuşkusuz rasyonaliteler inanç ve davranışlarımız için hayâtî bir öneme sahiptir fakat tek başına rasyonalite, inanç ve davranışlarımızı izah etme kabiliyetine sahip değildir. Çünkü herhangi bir akıl yürütme ve gerekçelendirme faaliyeti, neyin açıklanmaya değer olduğu, hangi öncüllerin verili kabul edileceği, hangi neticelerin amaçlanacağı ve bir neticenin niçin doğru ya da yanlış sayılacağıyla ilgili kendisini önceleyen bir anlam düzeni içerisinde gerçekleşir. Rasyonalite, bu alanın kaynağı değil; önceden teşekkül etmiş mânâ, değer ve hakikat ilişkileri üzerinde varlık kazanan ilişkilendirme ve nispet sistemidir.

Bugün rasyonalite meselesiyle ilgili temel güçlük, rasyonaliteyi önceleyen bu alanın nasıl kurulduğu sorusunun ya ihmal edilmesi ya da yanlış bir zeminde cevaplanmasıdır. İnsânî rasyonalitenin kaynağını doğal gerçekliğin öz–örgütlenmesinde ve öznesiz bir mânâ alanında arayan içkinci natüralist anlayışlar, mânânın maddede kendiliğinden ortaya çıktığını düşünür. Aydınlanmacı tutumlar, insanın vahyi, gaybı ve insanın aklî anlamları keşfetme kabiliyetine sahip metafiziksel taakkulünü iptal ederek akletmeyi, araçları sonuca ulaştıracak şekilde düzenleme faaliyetine yani rasyonaliteye indirger. Bu faaliyetin aydınlanmacı biçimine kendinden menkul bir objektiflik ve evrensellik atfedildiğinde başka akletme ve tefekkür biçimlerine tahakküm eden bir üstenci söylem ortaya çıkarken aynı rasyonalite tasavvuru yatay planda çoğaltıldığında kültürlere ve pratiklere ait rasyonaliteler arasında onları muhakeme edecek müşterek zemini ortadan kaldıran bir izafiyetçilik zuhûr eder. Bu izafiyetçiliği ise bahse konu rasyonalitelerin teşekkülünü iktidar, arzu ve görünmez tahakküm ağları gibi bizzat rasyonalite tarafından muhakeme edilemeyecek kaynaklara bağlayan rasyonalite karşıtı yaklaşımlar takip eder. Nihayet bir rasyonalitenin diğerine üstün gelebileceğini kabul eden diyalektik yaklaşımlar da hakikatin ortaya çıkışını geleneklerin mütemadi karşılaşmasına bağladıkları ölçüde, kendisi karşılaşmada üretilmeyen kurucu tecrübe ve haber alanını açıklamakta güçlük çekerler.

Bu yazıdaki amacım, rasyonaliteyi önceleyecek şekilde, gerçekliğin ve onu kendisine konu edinecek düşünme gücünün pre–refleksif kuruluşunu, işleyişini ve sürekliliğini temin eden metafiziksel bir faaliyetten söz etmek; bu yolla onun mâkûliyet ve rasyonalite alanının esasında yer aldığını tartışmaktır. Buradaki pre–refleksiflik, insanın yaşadığı şeyi henüz kendi düşüncesine konu edinmemiş olmasını değil, bilincin, yöneldiği eşyanın ve ikisi arasındaki idrâk imkânının henüz bu yöneliş gerçekleşmeden önce aynı kaynaktan gelen bir emirle ilişkili biçimde kurulmasını ifade eder. Aşağıda tekvînî ve teklifî emir diye adlandıracağım bu ilkeler, fiziksel veya insânî açıklamaların bittiği yerde devreye sokulan kabuller değil; akledilebilir gerçeklikle onu konu edinen öz–bilincin birlikte kuruluşunu ve bu bilincin ilâhî hitaba açıklığını izah eden metafiziksel kavramlardır.




Makalenin devamını okumak için Abone Olun