Daha önceki Teklif yazılarında dile getirilen tekevvün ile temeddün, kevnî ile ilmî, kâinat ile âlem, fizikal ile non–fizikal, beşer ile insan, var–olmak ile var–oluşmak, 0–noktası, kök–sorular, fazla, tefekkür, tezekkür, taʻakkul, nazar, müşâhede, tabakalı, dereceli, vb. temel ıstılahların anlamları ile aralarındaki ilişkiler dikkate alınarak akıl ve mâkûliyet kavramları hakkında nasıl bir çerçeve çizilebilir? Bu çerçeve, bu yazıda, bahusus Akdeniz dünyasındaki felsefe–bilim birikimi içinde sürdürülegelen tarihî tartışmalar yanında modern ve çağdaş felsefe–bilimdeki farklı tutumların müzâkereleri dikkate alınarak ancak teknik ayrıntılara girilmeden çizilmeye çalışılacaktır. Yazılanlar, daha çok, söz konusu tartışma ve müzâkerelerden tercih edilen cümleler etrafında şekillenecektir.
Akıl, 0–noktası, dolayısıyla kaynağı ne olursa olsun, felsefe–bilim tarihinde kendine ne ad verilirse verilsin, şimdilik, daha çok insanın canlılığından köklenen ve insan bedenine gömülü bir imkân, bir yeti, bir işlev olarak kabul edilebilir. Bu imkânın, insanlık tarihinin delâlet ettiği üzere, pek çok tezahürü, tecellisi mevcuttur. İmkân; garîzî, fıtrî, tabiî, matbû, vehbî, vb. şekilde isimlendirilirken tezahür ve tecelli; tecrubî, kesbî (mukteseb), semî, mesmû, vazîʻ, vb. olarak adlandırılmıştır. Bu nedenle, bir kök–olarak akıl ile gövde–olarak akıl, lâzım–melzûm ilişkisine sahiptir. Kök–olarak akıl (matbû), zuhûr ettiği canlılığın içinde —verili kabul edilerek— bir var–olan olarak; gövde–olarak akıl (mesmûʻ) ise tarih içinde ucu açık, var–oluşan bir süreç olarak görülebilir. Dolayısıyla, tarihî akıl, çoğalır, artar, yığılır, istiflenir, vb... Ancak aynı zamanda tersine; eksilir, azalır, dağılır, vb… Bu anlamda, her bir kültür havzasının tarihî aklı, ister sözlü ister yazılı olsun bir müşterek hâfızaya sahiptir; benzer şekilde tüm bir insanlık akılının da bir müşterek hâfızaya sahip bulunduğu söylenebilir. O kadar ki akıl ile hafıza, belirli bir noktada, bir ve aynı olarak görülebilirler.