Keşke başlıktaki sorunun kısa ve açık bir cevabı olsaydı. Fakat bu soruyu cevaplamak, hangi açıdan alırsak alalım kolay değildir. Sanırım “mâkûl” kelimesi üzerinden ilerlemeyi deneyebiliriz. Şöyle diyebiliriz: Aklın kavradığı şey, mâkûldür. Bu durumda bir şey akıl tarafından kavranamıyorsa mâkûl olmayacaktır. Fakat sorun, mâkûl kelimesinin açıklaması olmadığından bu cevap yeterli olamaz. Mesele, aklın tam olarak ne olduğunda düğümleniyor. Bu sebeple önce klasik dönemden günümüze intikal eden ve modern dönemde gerek fizik, matematik ve beşerî bilimlerdeki gerekse teknik gelişmelerden derinden etkilenen akıl tasavvurlarının kısa bir özetini verip ardından bu doğrultuda mâkûliyet üzerine bir değerlendirme yapabiliriz.
Klasik dönem filozofları insan nefsinin veya ruhunun hem kendisinin hem de farklı bilgilenme seviyelerinin akıl olduğunu düşündüler. Onlara göre aklın temel anlamı, bir şeyin hayat ve idrâkinin kendi varlığına özdeş olacak şekilde dış dünyada soyut bir cevher olarak bulunmasıdır. Akıl dediğimiz bu cevher, insan söz konusu olduğunda varlığın başlangıcında tüm bilgilerden yoksundur. Duyu verilerinin hazırlığı sayesinde faal akıl adı verilen metafizik ilkeden “bir şey ya vardır ya yoktur” gibi ilk bilgilerimiz gelir. Nefsin veya ruhun bu ilk bilgilerle donanmış haline bilmeleke akıl adı verilir. İlk bilgilerden sonra hayatımızı idame ettirmek ve insan türünden beklenen fiilleri yapabilmek için kazandığımız tüm bilgilerimiz, bilfiil akıl kapsamına girer. Şayet insan nefsi, mevcutların bütünü hakkında kuşatıcı bir idrâke ulaşıp varlığın farklı seviyelerde tahakkukunu kavrayacak seviyeye ulaşırsa bilfiil akıl, faal akıldaki içeriği kendisine aktarması anlamında müstefâd akıl adını alır.