Akıl Sahibi Bir Varlığın Alması Beklenen En Önemli Karar Nedir?

Ahmet Ayhan Çitil

Ahmet Ayhan Çitil



İnsanlar, tek başlarına veya topluluklar halinde kararlar vererek yaşarlar. Bu kararların bir kısmı, içinde bulundukları durumu veya genel olarak dünyayı kendilerine nasıl sundukları, temsil ettikleri, anlamlandırdıkları ile ilgilidir; bunları nazarî kararlar olarak adlandırabiliriz. Kişinin aldığı nazarî kararlar kendisini hayatta konumlandırmasını, neleri sorun olarak algıladığını, genel olarak neyin kendisini mutlu ya da mutsuz, başarılı ya da başarısız kıldığı ile ilgilidir. 

Konu eyleme geldiğinde ise amelî kararlardan söz etmeye başlarız. Hangi yoldan gidersek daha çabuk menzilimize varabileceğimiz, bir matematik problemini nasıl çözebileceğimiz, ahlâkî bir bağlamda hangi seçimi yapacağımız (…) bu kapsama girer. 

Bir toplumun bilimsel araştırmalarını yürüten cemaat de karar verme konumunda düşünülebilir. Bir olgunun veya fenomenin açıklanmasında hangi kuramı tercih edeceğimiz, bir köprüyü inşâ ederken hangi tekniklerden yararlanacağımız, araştırmalarımızı hangi soruların cevaplanmasına hasredeceğimiz, bilim cemaatinin üyelerinin bir arada verdikleri kararlar olarak düşünülebilir. 

Mâkûliyet, tüm bu kararları bağlayan bir kısıt konumundadır. Bizi çaresiz ve mutsuz hissettirecek, gelişime ket vuracak, haksızlıklara yol açacak, bir amaca ulaşmamızı lüzumsuz yere geciktirecek (…) kararlara mâkûl diyemeyiz. 

Konuya böyle bakınca mâkûliyet; üzerinde uzlaşılabilecek, şeffaf bir temaymış gibi görünebilir. Öte yandan mâkûliyeti belirleyen bir ölçüt aradığımızda en nihayetinde neyin lehimize neyin aleyhimize olduğuna dâir temel bir farkındalığa ihtiyacımız olduğunu fark ederiz. Böyle bir farkındalık çok temel bazı soruların cevaplanması sonucu ortaya çıkabilir. Bu sorulara hepimiz âşinayız: Burası neresi? Kendimizi neden burada bulduk? Bu sahnenin önceki bir hâli var mıydı? O sahnede biz de var mıydık? Bu sahnede varlığa gelişimiz bir müreccihe mi bağlıydı? O müreccihin mahiyeti nasıldı? Ölümle kapanan bu sahnenin bir sonraki safhası var mı? Yoksa ölünce yok olup gidecek miyiz? Varsa o safhada bizi ne bekliyor? Kendimizi içinde bulduğumuz bu sahne içerisinde bir mükellefiyetimiz var mı? Nasıl yaşarsak kendimizi bir sonraki safhaya en iyi biçimde hazırlamış oluruz?

Evet, bu sorulara âşinayız. Cevaplara gelince yeni bir soru grubunun bizi karşıladığını da biliyoruz. Mâkûliyetin sınırları içerisinde bu soruların cevabını verebilir miyiz? Belli cevaplarda uzlaşabilir miyiz? Bu sorular üzerinde de kendimizi bildik bileli tartışıyoruz. Bu tartışmalar nereye evrilirse evrilsin bildiğimiz bir şey daha var. Bu sorulara kendi başımıza bir cevap vermeden yolumuza devam edemiyoruz. Kendi içimizde farklı cevapları tartarak bir sonuca ulaşmak durumundayız. Evvel ve ahire, mebde ve meada ilişkin kararlarımız diğer tüm kararlarımızı bağlıyor. 

Düşünce tarihinde bu konuyu gündeme getiren önemli metinlerden bir tanesi Platon’un Phaidon diyaloğu. Diyalog, idam cezasının infazı öncesinde Sokrates’in ruhun (canın) ölümsüzlüğü ile ilgili olarak son ziyaretçileriyle tartışmalarını sunuyor. Sokrates, ruhun dünyaya gelmeden önce ve ölümden sonra var olacağına dâir kanıtlamalarını öne sürdükten sonra, mitsel bir söylem içerisinde ruhun bu dünya öncesindeki halinden başlayarak olup bitenleri anlatıyor. Bu anlatı sona erdiğinde ise Sokrates, bizi oldukça şaşırtan bazı ifadeler sarf ediyor: 

“Bu uzun uzadıya anlattıklarım, Simmias, bu ömür boyunca erdemlik ve bilgelik kazanmak için elden geleni yapmamızı gerektirir; çünkü mükafat güzel, umudumuz da büyüktür. Bununla beraber, bu şeylerin benim anlattığım gibi olduğunu iddia etmek aklı başında bir adamın işi değildir. Bununla beraber ruhlarımız ve oturdukları yerler için böyle olsa da veya buna yakın olsa da mademki ruhlarımızın ölmezliği şüphe götürmüyor; onu iddia etmek, yüksekten atıp tutmak bence deliliktir. Göze alınması gereken bir tehlike var; o da bu ölmezliğe inanmaktır. Bu tehlike gerçekten güzeldir. Bunu büyülü sözler ve dualar gibi kendi kendimize tekrar etmeliyiz. İşte bu yüzden, hatta uzun zaman, bu masal üzerinde duruyorum. Öyleyse, diyorum, bu inancı göz önünde tutmakla kendisine yabancı olduklarından ve hükmünce iyilikten daha çok kötülük ettiklerinden, ömrü boyunca beden zevklerini ve hele süslerini bırakan insan, ruhun alınyazısından emin olmalıdır. Konusu bilgi olan zevklerle; yabancı bir süsle değil, kendisine has bir süsle, ölçülülük, yüreklilik, erkinlik ve hakikat süsleriyle ruhunu süslemiştir. İnsan, alınyazısı kendisini çağırdığı zaman Hades yolunu tutmak üzere böyle hazır bekler.” (Phaidon, 114 c–e)

Bu alıntıdaki savların bazıları üzerinde kısaca duralım. Öncelikle Sokrates’in anlattıklarına “aklı başında” (mâkûl) bir adam neden inanmaz? Çünkü Sokrates’in anlattıkları gaybîdir ve logos’un sınırlarını aşarak mitsel bir söylem içerisinde anlatmıştır. Peki bu durum anlatılanları değersiz kılar mı? Kılmaz. Bize ruhun ölümsüz olması durumunda bu bilgiyle tutarlı bir anlatı sunar. 

Ölümsüzlüğe inanan, bir tehlike (risk) ile karşı karşıya kalır ve bu “güzel” bir risktir. Nedir bu risk? Dünya nimetlerinden ve genelde nefse hoş gelen şeylerden uzak durmak. Sokrates bu riski göze alacak insanın, ruhun alın yazısından emin olması gerektiğini söyler. Buradaki “emin olma” durumunun kuvvetli bir inanç olarak okumak doğru olabilir. Sokrates’e göre bu karara ulaşma öncesinde logos esasında ruhun ölümsüzlüğünün şüphe götürmeyecek şekilde kanıtlanması gerekir. Yani ruhun ölümsüz olduğu akla dayanarak kanıtlandıktan sonra kişi oturup bahsedilen güzel riski alıp almayacağına karar vermelidir. Bu arka planda bahsedilen riski almak mâkûldür.

Phaidon diyaloğundaki bu pasaj bize düşünce tarihinden bir başka figürü, Pascal’ı ve onun ünlü kumarını çağrıştırır:

“Eğer Tanrı’ya inanırsam, o zaman, eğer o varsa ben kazançlı çıkarım ve eğer o yoksa (en azından) bir şey kaybetmem. Öte yandan, eğer Tanrı’ya inanmazsam, o zaman, eğer o varsa ben kaybederim ve eğer o yoksa, kazançlı çıkmam. Dolayısıyla, eğer Tanrı’ya inanırsam, ben ya kazançlı çıkarım ya da (en azından) kaybetmemiş olurum ve eğer Tanrı’ya inanmazsam ya kaybederim ya da (en iyisinden) kazançlı çıkmamış olurum.” (Pascal, Pensées, 233.)

Bu alıntıda Pascal, Phaidon bağlamında karşımıza çıkan riski bir başka bağlamda ele alıyor. Tanrı’ya inanç konusunda tekrar ediyor. İki metin arasındaki fark kendisini “eğer o yoksa (en azından) bir şey kaybetmem” ifadesinde gösteriyor. Sokrates (veya Sokrates’in ağzından Platon) kaybedilecek bir şeyler olduğunu düşünüyor. 

Bu arka planda günümüze gelirsek bu tartışma bağlamında, bilhassa Hume veya Kant gibi düşünürlerin metafizik eleştirileri; özellikle de ruhun bir cevher olarak düşünülemeyeceği ve kalıcı olduğunun aklın sınırlarında gösterilemeyeceği, Kant’tan bir terim ödünç alırsak, böyle düşünmenin bir Paralogism, bir tür yanılsama (Schein) olacağı iddiaları önem kazanıyor. Yani bu filozofların görüşlerine ayağını basan birisi kalkıp böyle bir riski almaya, böyle bir inanca “mâkûl değildir” diyebiliyor. Buna karşılık bir başkası bu inanç “mâkûldür” demek istiyorsa dünya öncesi ve sonrası hayatın çelişkiye düşmeksizin düşünülebileceğini (bilinebileceğini değil) iddia etmenin bir yolunu bulmak durumunda gibi görünüyor. Konu o zaman dönüp dolaşıp ruhun ölümsüzlüğüne ilişkin delillere dayanıyor. 

Bu yazı kapsamında böyle bir tartışmanın ayrıntılarına girmeyeceğiz. Öte yandan Phaidon diyaloğundan hareketle bugünkü tartışmalara taşıyabileceğimiz bazı hususlar var. Diyalogda Sokrates’in iki muhatabı var. Bunlardan ilki, Simmias. Çağdaş düşüncedeki işlevselci–doğalcı fikirlere çok benzer görüşleri savunuyor. Ruhun bir çalgıdan çıkan bir ses gibi aletin parçalarına ve düzenlenmelerine bağlı olduğunu düşünüyor. Buradan hareketle ruhun ne bedenlenme öncesi ne de ölüm sonrası var olamayacağını savunuyor. Sokrates, bu görüşe karşılık olarak Anamnesis (hatırlama) fikrini öne sürüyor. Aynı ve başka gibi cinslerin evvelî (önsel, a priori) bir bilgisi olmaksızın insan tecrübesinin açıklanamayacağını, bu bilgilerin ruhun önceki hayatlarından taşındığını, bu düşünüş biçiminin de işlevselci bir ruh anlayışıyla tutarsız olduğunu öne sürüyor.

Diyalogdaki diğer muhatap ise Kebes. Onun evvelî bilgi ile ilgili bir itirazı yok. Bu açıdan çağdaş düşüncede Kant’ın konumuna çok yakın bir noktada duruyor. Ruh bedenlenmeden önce var olmuş bile olsa ölüm sonrası yok olmayacağının bir garantisi olmadığını savunuyor. Sokrates’in Kebes’e cevap verirken işe kendindelik fikrinden başlıyor. Kendinde güzel, kendinde iyi gibi şeyler varsa buradan hareketle ruhun ölümsüzlüğünün kanıtlanabileceğini söylüyor. Biz bu tartışmanın ayrıntılarına girmeyeceğiz. Tartışma sırasında Sokrates Kebes’e ilk bakışta tuhaf görünen bir soru soruyor: 

“Bire bir eklenseydi, dedi, onun iki olmasının sebebinin toplama olduğunu veya bir, ikiye bölünseydi, bölme olduğunu söylemekten çekinmeyecek miydin?” (Phaidon 101c) 

Kanaatimizce burada Sokrates, bir şeyin varlığa gelmesinin bir tür terkip (sentez) üzerinden olabileceği iddiasını sorguluyor. Günümüzün terminolojisiyle devam edersek toplama nesnesini ilk iki sayının toplanan, üçüncü sayının toplam olduğu sıralı üçlülerden oluşan sonsuz bir küme olduğunu söyleyebiliriz. Empirik dünyada (bezelyeleri, boncukları, mürekkep lekelerini veya bir turing makinesindeki sıfır ve bir yerine geçen işaretleri) birbirine ekleyerek bu sonsuz kümenin bir elemanını temsil edebiliriz. Sokrates, burada şunu fark etmemizi istiyor: Bu sûretle ne toplama nesnesini var kılmış oluruz ne de böyle işlemler yapmazsak toplama nesnesini ortadan kaldırmış oluruz. Toplama nesnesinin bir kendindeliği vardır. Bu kendindelik neye dayanır? Felsefî bir tâbir kullanmamıza izin verilirse “doğal sayıların içsel birliğine” dayanır. Doğal sayılar hep birlikte ve içsel olarak bağlı biçimde vardırlar. Onlardan birini silip (yok edip) kalanların var olduğunu söyleyemeyiz. Sesler çıkararak onları saymamız birbirinden bağımsız (varlıkları birbirlerini zorunlu olarak gerektirmeyen) fiziksel hallerin art arda gelişiyle doğal sayıların eksik bir temsilini inşâ etmekten başka bir anlam ifade etmez. 

Peki bu içsel birliği fark etmemiz, ruhun ölümsüzlüğü tartışması için bize ne söyler? Şunu söyler: İçsel birliğe sahip bir nesneyi ancak içsel birliğe sahip bir varlık (bir canlı, bizim durumumuzda akıl sahibi bir canlı) idrak edebilir. İçsel birlik sentezleme, ekleme çıkarma, yığma gibi usûllerle kurulmadığından, kendisini kuran ve birlik veren zemin onu varlıkta tuttuğu sürece yok olamaz. 

Biz bu düşünce biçiminin, ruhun (canın) ölümsüzlüğü için bir delil teşkil etmeye devam ettiğini düşünüyoruz. Çağdaş dönemde belirleyici olan Hume–Kant çizgisinin Kebes’in nesne anlayışının (“birle bir toplanarak iki yapılır” diyen anlayışın) sürdürücüsü olduklarına inanıyoruz. Öte yandan böyle bir delilin geçerli olması yukarıda da ifade ettiğimiz gibi içsel birliğe sahip olanı varlıkta tutan bir ilkenin varlığını gerektirir. Fikrî çerçeveye bu ilke nasıl takdim edilebilir?

Teklif dergisinin “İnsan” temalı sayısında yer alan “Her insanın biricik bir mahalli var mı?” ve “Amel” temalı sayısında yer alan “İnsandan Gayrı Bir Varlık Zimmet Ehli Olabilir mi?” başlıklı yazılarda gündeme getirdiğimiz “kadîm hafıza” ve “mahal” kavramlarının bu noktada önem kazandığını düşünüyoruz. Fikrî çerçevenin insan tecrübesinin kuruluşunda belirleyici olan, benliğin değişmekte olan temsillere eşlik ederken kendisiyle aynı kalmasını temin eden, bu itibarla da benliğe mahal teşkil eden bir hafıza fiili ile genişletilebileceğini, bu sayede ruhun ölümsüzlüğü fikrinin savunulabileceğini, klasik kelâm ve felsefe literatürünü meşgul eden “madumun iadesi” problemine bu yolla bir çözüm önerilebileceği kanaatindeyiz. 

Bu noktada, ruhun ölümsüzlüğü ile ilgili delillerin geçerli ve sağlam olması, dünya öncesi ve sonrası bir hayatın kadîm hafıza esasında düşünülebilmesi, yukarıda andığımız güzel riski almaya ilişkin bir karar noktasında bizi getirmekle beraber nihâî kararın kişilerin kendilerine ait olduğu hatırda tutulmalıdır. Dolayısıyla söz konusu riskin alınıp alınmayacağı sorusu, mâkûliyetin tesisinde halen en temeldeki karar olma varlığını sürdürmektedir. Daha önemlisi, söz konusu riski alan, kendi inançları çerçevesinde ve —Müslümanlar söz konusu olduğunda— Nebî’nin örnekliğinden hareketle bir hayat süren birisine felsefî bir nokta–i nazardan hareketle “mâkûl olmama” eleştirisi getirilemez. 

 Böyle bir riski aldıktan sonra sürdürülen hayatla ilgili ve mâkûliyet tartışmalarını etkileyen son bir mevzuya daha değinmek istiyoruz. Bu konuyu fizikçi William Newcomb tarafından 1960 yılında ortaya atılan ve karar teorisi ile ilgili pek çok tartışmaya yol açan bir oyun ile sunmaya çalışacağız. Literatürde “Newcomb Paradoksu” olarak anılan bu oyun, bir paradokstan çok insanı düşünceye sevk eden ilginç bir senaryo içeriyor.

Geleceği tahmin yeteneği çok çok yüksek olan bir kâhin, bir oyuncuya şöyle bir oyun oynamayı öneriyor. Şeffaf bir A kutusu var ve o kutu içerisine bin dolar koyuyor. Kapalı bir başka B kutusunun içine oyun başladıktan sonra bir milyon dolar koyacak ya da koymayacak. (Miktarlar önemli değil; B kutusundakinin A kutusundan hatırı sayılır miktarda çok fazla olması yeterli.) Oyuncunun iki seçeneği var: Yalnızca B kutusunu veya her iki kutuyu da seçebiliyor. Kâhin diyor ki “B kutusunu seçerseniz o para sizin, A ve B kutusunu birlikte seçerseniz ve ben önceden bu seçimi yapacağınızı öngörürsem A kutusuna 1 milyon doları koymayacağım.”

Oyun başlıyor. “Mâkûl görünen” B’yi seçip 1 milyon doları almak. Lakin oyuncunun eli B’ye giderken şöyle düşünmekten kendini alamıyor: B’yi seçtim, kuvvetle muhtemel kâhin de bunu öngörmüştür ve B kutusuna zaten 1 milyon doları koymuştur. A ve B kutularını birlikte seçsem 1000 dolarım daha olur. Tam böyle düşünürken aklına şu geliyor: Ya kâhin bunu öngördüyse… Ve karar verme süreci başa dönüyor.

Literatürde bu paradoksla ilgili pek çok tartışma var. Biz konuyu kendi tartışmamız açısından ele alacağız. B kutusu bu dünyada bahsedilen riski alan, nefsine hâkim olan kişinin ödülü olsun. A kutusu ise ara ara, az az nefse kapılarak elde edilebilecek hazların yerine geçsin. Nasıl yaşamalıyız?.. Bazı hatalar yapsak da ödülü alma olasılığımıza güvenerek mi? Nefsimize karşı çok sağlam durarak mı? Bu tartışma da mâkûliyetin diğer bir yanı ile bizi karşı karşıya getiriyor. Mâkûliyet tartışması, hem çok temel bir kararı vermeyi hem de o kararla tutarlı bir hayat sürmeyi birlikte içeriyor. 

Sonuç olarak her bir insanın ve genel olarak insanlığın evvel ve âhirle, mebde ve meadla ilgili kararı mâkûliyetin zeminini belirlemek, alınacak tüm kararlara eşlik etmek ve mâkûl bir hayat sürdürebilmek için —hâlâ— en esaslı karar olmayı sürdürüyor. 

  




Makalenin devamını okumak için Abone Olun