Tasavvufta Nübüvvet–Velâyet İlişkisi

Hacı Bayram Başer

Hacı Bayram Başer



Bir peygamberin dünyadaki hayatının sona ermesinin ardından onu takip edenlerin peygamberin getirdiği hakikat dünyasıyla irtibatı ne olacaktır? Hz. Peygamber’in âhirete teşrif ettiği saatlerde Hz. Ebû Bekir’de temessül eden sükûnet ve temkin hali, şüphesiz ki onun bu soruya verdiği cevapla ilgiliydi. Bu tavır, her şeyden daha çok nübüvvetin ve onun mirasının “tarihsel” bir darboğaza sıkıştırılamayacağına yönelik inançtan güç almış; Müslümanlar, bu tavrı benimsemekle vahiyle doğrudan ve dinamik teması sürdürebilecekleri bir zeminin varlığını kabul etmişlerdi. Bu zemin, nebevî mirasın ortaya konulduğu metin, yani kitap ve sünnetti. Müslümanlar, nebevî mirası geçmişin donuk bir hatırası saymak yerine, ona dinamik ve kurumsal bir yorum ve pratikler manzumesi dâhilinde süreklilik kazandırmayı tercih etmişlerdir. Bu durumda söz konusu sürekliliğin nasıl tezâhür ettiğiyle yüzleşmek gerekir: Acaba nebevî miras bihakkın takip ve taklit edildiğinde ne olacak? Başka bir ifadeyle, teklif (kulluk sorumlulukları) yerine getirildiğinde insan ne elde edecektir? Sûfîler, bu iki temel soruya peygamberden sonra hakikatle irtibatımızın bir insan olarak varlıktaki gaye ve maksadımızla doğrudan ilgisi olduğu kabulünden hareketle cevap verdiler. 

Tasavvufun erken evrelerinde velâyet, daha çok dünyadan yüz çeviren, günahlardan arınan, nefsiyle mücadele eden ve “duası makbul” zâhid ve âbidler için söz konusu edilebilecek türden bir kavramdı. Üstelik Kur’ân–ı Kerîm’deki birkaç bağlam dışında, çok sık kullanıldığı da vâki değildir. Zamanla tasavvufun müstakil bir disiplin halini alması ve özellikle Hakîm Tirmizî (ö. 320/932 [?]) gibi sûfîlerin eserleri neticesinde velâyet, bireysel bir ahlâkî kemal durumunu anlatmaktan çıkarak daha geniş bir kapsama ulaştı. Veli ve veli sınıfları, varlık, bilgi ve kozmolojik düzen çerçevesindeki rolleriyle söz konusu edildi. Hücvîrî (ö. 465/1072) tasavvufun vazgeçilmez bir şekilde velâyet fikrine dayandığını söylerken İbnü’l–Arabî (ö. 638/1240) ile zirvesine ulaşan bu süreçte velâyet, metafizik düşüncedeki “kâmil insan” arayışının merkezine yerleşen ve varlığın kendisi üzerinden değer kazandığı bir kavram haline geldi. 




Makalenin devamını okumak için Abone Olun