Nakş idüp tasvîr–i hüsnün hâne–i endîşede
Neşr içün eltâfını ihsâna ettim ibtidâ
Mâlik oldum mâye–i iksîrine ol cevherin
Bezl için gevherlerin dükkâna ettim ibtidâ
—Abdullah Ferdî
Mevlânâ’nın şu beytini hatırlayarak söze başlayalım:
Çûn peyamber ez birûn bângî zened
Cân–ı ümmet der derûn secde koned
“Peygamber dışarıdan seslendiği ve vahyi insanlara duyurduğu zaman, ümmetin ruhu bâtından secde eder, mü’minler içten içe bu sadâya âmâde olurlar.” (Mesnevî, II:3599).
İslâm ümmetinin vicdanı, Allah Resûlü[s.a.v.] ile irtibatının farkına vardığı ölçüde diridir. Ondan işitilen Haber’in ve onda görülen gerçekliğin kalplere aksedişi, varlıktaki ilâhî maksadı idrâke yönelen derin bir tecrübeyi harekete geçirir. Bir Müslümanın hayatına ve ilişkilerine, çoğu zaman açıkça farkında olmasa da bu aslî tecrübenin izleri yansır. Salât u Selâm getirmek gündelik yaşantının küçük ayrıntıları içinde bile kendini gösteren izlerden biridir ve dile geldiği her vakit, Allah ile irtibatı yeniden hatırlatır.
Salât kavramına ilişkin, etimolojiye dayanır gibi gözüken birtakım mesnedi zayıf yakıştırmalar çokça karşımıza çıksa da bu kavram, özel anlamıyla namazı, geniş anlamıyla ise kulu Allah’a yönelten ve O’na yakınlaştıran taabbudî fiilleri ifade eder. Bu aslî mânâ dikkate alınmadığında kavram üzerine yapılacak yorumlar, bir noktadan sonra serbest çağrışımların sürüklediği zihin savrulmalarına yol açar. Bir mümini kemâle erdiren fiillerin ve sıfatların salât ile kesişen bir yönü vardır. Çünkü ibadet ve zikir, tüm tezâhürleri ve tamamlayıcı cüzleriyle salâttaki küllî mânâya dahil olur. Nitekim Kur’ân–ı Kerîm’de salât hem Allah’ın rahmet ve teyidine hem meleklerin ilâhî emre itaat hallerine hem de insanın kulluk alametlerini kendinde toplayan bir tecellîye işareten zikredilmiştir. Tevhidin, Efendimiz[s.a.v.] vasıtasıyla zuhûr eden mahiyeti, kalplerimizi salâtın tüm tezahürlerine muhatap kılar. İştikâk–ı ekber kaidesine tatbik edilerek harf ortaklığı ve anlam yakınlığı üzerinden salâtın (s–l–v) vuslat (v–s–l) ile irtibatlı görüldüğü nokta da burasıdır. Çünkü ilâhî muradın Efendimiz’de[s.a.v.] tahakkuk ederek ondan mü’minlere aksettiği bir mertebe vardır.