İçine doğduğumuz varlık âleminde tedirginlik içerisinde buraya neden geldiğimizi, nereden geldiğimizi ve burada bizden ne beklendiğini sorarız. Bu soru insana sonradan telkin edilen bir meraktan değil, varoluşla birlikte kendisini ona dayatan aslî bir temayülden neşet eder. İnsan yalnızca bir şeyleri gören, duyan, dokunan ve koklayan bir canlı değildir; gördüğünün ne olduğunu, duyduğunun nereden geldiğini, dokunduğunun neden böyle olduğunu, içinde bulunduğu gerçeklik evreninin niçin başka türlü değil de bu türlü kurulduğunu soran bir varlıktır. Bu sebeple insanın dünyaya gelişi, yalnızca bir çevreye yerleşmesi değil, daha baştan anlam talep eden bir işaretler dizgesinin içine bırakılmasıdır. Görünür gerçeklik (şehâdet) âlemi dediğimiz bu gerçeklik düzleminde şeyler bize kendilerini gösterir ve biz de onları görürüz; fakat hiçbir şey sadece göründüğü için ne olduğunu ve neye delalet ettiğini kendiliğinden tüketmiş olmaz.
Yazının başında dile getirdiğimiz en aslî sorulara cevap vermek için sahip olduğumuz bir imkân, bizzat gördüğümüz, dokunduğumuz, hissettiğimiz, hâsılı bize görünen şehâdet âleminin kendisidir. İslam düşünce geleneğinde sûfilerin mezâhir, Yunanlıların ise ta phainomena dediği bu görünüşler evreni, Gazzâlî’nin İhyâ’da bahsettiği idrâk havuzuna su taşıyan duyusal güçlerin getirdikleri hissî malzemenin kaynağında bulunur. Duyusal güçlerimiz onları idrâk ettikleri haliyle bize getirir ve onlardan yeni anlamlar türetmesi için görevlerini hayal ve düşünme gücüne, bugünkü tabirle zihne devreder. Zihin bunlar üzerinde farklı seviyeler dahilinde işlemler gerçekleştirir.