Fıkıh tarihinin erken döneminde ortaya çıkan bir gruplaşma, etkileri günümüzde dahi sürmesi itibarıyla son derece önemlidir. İslâm’ın ilk yüzyıllarında ehl–i re’y ile ehl–i hadis denilen iki grup ortaya çıkmış ve dini anlama tarzı bakımından iki temâyülü temsil etmişlerdir. Ehl–i re’ye göre din, aklın vazettiği (aklî) değil fakat akla uygun olan (mâkûl), aklın idrâk edip inkâr etmeyeceği bir nizamdır. Şeriat, kendi içinde tutarlı bir sistem olduğu için kıyas gibi aklî metotlara dinde yer vardır. Burada fakihin ilâhî yasa karşısındaki konumu, fizikçinin evren karşısındaki konumuna benzetilebilir. Naslardan süzülerek fehmedilen genel ilkelerden hareketle Şâri’nin maksatları keşfedilebilir ve boşluklar aklın etkin kullanımıyla doldurulabilir. Ehl–i hadis ise dinde akıl yürütmenin meşru olmadığını, dinin tamamen nakle dayalı bir bilgi türü olduğunu savunur. Aklın şeriat karşısındaki rolü, aktif değil pasiftir; yani akıl yalnızca ilâhî hitabı anlamanın bir aletinden ibarettir. Ana hatlarıyla böyle özetlenebilecek bu iki temel tutumun ara tonları ve meseleye dâir ayrıntıda birçok tartışma vardır. Mesela İmam Şâfiî Hanefîlere nazaran ehl–i hadise daha yakın olmakla birlikte, Buhârî ve Ahmed b. Hanbel gibi âlimlerle kıyaslandığında ehl–i re’y içerisinde yer alır.
Ehl–i re’yin fıkıhtaki en önemli temsilcisi olan Hanefî mezhebi, aklın değerine ve akıl yoluyla elde edilen bilgiye genel olarak diğer mezhep mensuplarından daha ziyade ve özel bir vurgu yapmıştır. Mezhebin imamı Ebû Hanîfe’ye nispet edilen eserlerde de akla özel bir vurgu yapıldığı görülür. Ebû Hanîfe, fıkıh sisteminde kıyasa çok yer vermesi ve istihsan gibi özgün bir yöntemi benimsemesi haricinde, akîde sahasında da aklın önemini vurgular.
“Eğer Allah insanlara peygamber göndermeseydi insanların O’nu akıllarıyla bilmeleri vacip olur, peygamber gelinceye kadar emir ve yasaklardan sorumlu olmazlardı. Göklerin ve yerin, kendilerinin ve diğer mahlukâtın yaratılışlarını gören hiç kimsenin yaratıcısını tanımamak hususunda mazereti yoktur”1