Akıl ve mâkûliyet, modern düşünce tarihinde sıklıkla birbirine indirgenen iki farklı kategoriyi ifade eder. Oysa felsefî söylemde öznenin düşünme ve muhakeme etme yeteneği olan “akıl” ile sosyolojik alanda kolektif bir uzlaşı rejimi olan “mâkûliyet”, birbirine indirgenemez. Sosyolojinin asıl konusu ikincisidir. Çünkü sosyolojide asıl konu mâkûliyet rejimidir. Öyle ki bir düşüncenin mantıksal olarak tutarlı (aklî) olması, onun toplumsal bir bağlamda kabul edilebilir, savunulabilir ve paylaşılabilir (mâkûl) olmasını garanti etmez. Başka bir deyişle rasyonellik, bireyin kendi içindeki tutarlılığa; mâkûliyet ise başkalarınca paylaşılabilir gerekçelere dayanır.
Batı düşünce geleneğinde modernitenin inşasıyla birlikte “rasyonel” kavramı, genellikle araçsal akıl, bireysel özerklik ve seküler bir evrensellik ekseninde şekillenmiştir. Aklı, vahiy ve gelenekten bağımsız, hesaplayıcı ve yargılayıcı bir otorite olarak konumlandırmıştır. Oysa İslam düşünce geleneğinde bu kavrama karşılık arandığında “aklî” veya “mâkûl” gibi terimler, modern Batı rasyonalitesinin daraltıcı sınırlarına sığmamaktadır. İslâmî epistemolojide akıl (‘aql), hesaplayıcı veya faydacı bir zihin faaliyetiyle sınırlı olmayıp vahiy (nakil), ahlâkî sorumluluk, ontolojik hakikat ve toplumsal tecrübe ile organik bağları olan, “hikmet” ve “firâset” boyutlarını da içeren bütüncül bir idrâk ve hakikat tanıma yetisidir. Dolayısıyla Batı’daki “rasyonel olan”, İslamî bağlamda genellikle seküler veya araçsal bir indirgemeye karşılık gelirken İslamî gelenekteki “aklî/mâkûl olan”, geleneğin usûl temelli disiplini, kolektif hafızası ve ahlâkî tutarlılığı içinde üretilen, ontolojik bir güven ve denge (vasat) taşıyan epistemik bir uzlaşıyı ifade eder. Dolayısıyla burada ortaya çıkan kavramsal farklılık ve örtüşmezlik, bir çeviri sorunundan ibaret değildir. Esas fark, iki medeniyetin hakikati, bilgiyi ve insanı anlama biçimlerindeki tarihsel, entelektüel ve kültürel arka planın birbirinden derin bir şekilde ayrışmasının bir sonucu ve tezahürüdür.