Hakikatle Hakikatli Bir İlişkinin Ontolojik Zemini Olarak Peygamber/Nebî

Kasım Küçükalp

Kasım Küçükalp



Tüm düşünce tarihi boyunca düşünür, filozof, teolog veya din âlimlerinin, düşüncelerini büyük ölçüde hakikat, değer ve anlam meseleleri üzerine teksif ettikleri söylenebilir. Hiç kuşku yok ki bu noktada zuhûra gelen en önemli problem, insanın sahip olduğu epistemik güçlere referansla söz konusu büyük ve anlamlı soruları, epistemolojik bir mesele olmaktan çıkarıp ontolojik anlamda tatmin edici yanıtlarla buluşturup buluşturamayacağı meselesi olmuştur. Meselenin ontolojik olmasına karşın, çözümün epistemolojik yollarla tesis edilme çabasının kaçınılmaz olarak akamete uğraması ise kanaatimizce mesele ile çözüm arasındaki söz konusu ilişki/sizlikte düğümlenmektedir. Zira hemen hemen tüm düşünce tarihi boyunca hakikat, değer ve anlam sorularına yönelik ileri sürülen çözüm önerilerinin, nihayetinde beşerî epistemik güçlere referansla tesis edilmiş olmaları, epistemik düzlemde ileri sürülen hakikat, değer ve anlam iddialarının, epistemik bir tasavvur, temsil veya teori olmanın ötesine geçerek insanı “olanı olduğu gibi bilme” düzeyine taşıma noktasında kifayetsiz kalmaya mahkûm oldukları yargısını haklı çıkarır niteliktedir. 

Gerçekten de bilgi teorisi ve mantık bağlamında ele alındığında, daha başlangıcından itibaren meselenin, görünüş–gerçeklik ve bu bağlamda sökün eden yanılsama–hakikat (doksa–episteme) ayrımında düğümlendiğini söylemek mümkün olup neredeyse tüm düşünürlerin bir şekilde görünüşün ötesine geçmek suretiyle düşüncelerini gerçeklikle buluşturma kaygısı içerisinde imal–i fikirde bulunmalarına karşın, beşerî epistemik güçlere referansla zuhûra gelenin düşüncelerin, beşerî epistemik evreni aşmak suretiyle gerçeklik veya hakikatle buluştuğunu —bir varsayım olmanın ötesinde– haklılaştırma hususunda başarısız oldukları görülmektedir.




Makalenin devamını okumak için Abone Olun