Giriş: Epistemoloji Öncelikli Düşüncenin Doğuşu ve Logos–Çökmesi Olarak Nihilizm
İnsanlığın varoluş serüveninin, en temel düzeyde varlıkla sahih bir bağ kurma ve bu bağı anlamlandırma çabasıyla örülmüş olduğu söylenebilir. Klasik ve kadîm felsefe geleneklerinde bilgi, salt zihinsel bir işlem veya epistemolojik kaygılarla üretilmiş bir teori veya temsil olmaktan ziyade, ontolojik kaygıların işbaşında olduğu bir perspektif içerisinde, hakikatle hakikatli bir ilişki kurma çabasıyla bağlantılı bir mahiyete sahipti. Klasik düşünme biçimi açısından söz konusu kaygının en açık sonucu ise anlama ve bilme eyleminin insanı da kuşatan, aşkın ve mertebeli bir varlık anlayışı içerisinde otantik bir temaşa (theoria) ve içsel bir dönüşüm eylemi olarak tecrübe edilmesiydi. Niteliksel ayrımların işbaşında olduğu bu kozmik düzende (dike–adalet), her varlık kendi doğasına uygun sınırları ve yöneldiği ulvî gayesi (telos) ölçüsünde anlam kazandığı gibi, insan da kendini varlığın mutlak efendisi olarak değil, kozmik bütünlüğün kendisine biçmiş olduğu ontolojik amaç doğrultusunda var olma çabası verdiği ölçüde kendisi olma imkânına açılan bir var olan konumundaydı.
İnsanın varlıkla ilişkisinin köklü bir biçimde dönüşmesine yol açan modern düşüncenin inşâsıyla birlikte, mertebeli ve niteliksel ayrımların işbaşında olduğu varlık anlayışının vücut verdiği söz konusu ontolojik açıklığın yerini, radikal bir kopuşu simgeleyen epistemoloji öncelikli düşüncenin aldığı söylenebilir. Tam da bu bağlamda ifade edilmelidir ki modern kozmolojideki gelişmelerin yanı sıra, kartezyen felsefenin kurucu hamlesiyle birlikte varlık, değer, anlam ve hakikatin merkezî referans noktası olarak “düşünen/epistemik özne”nin kılınması, özne–merkezli hümanistik bir düşünme pratiğine vücut verdiği gibi, klasik kozmolojideki niteliksel ayrımlar da yerini, mekanik evren anlayışı ekseninde gökyüzü ve yeryüzünde aynı matematiksel fizik yasaların hüküm sürdüğü niceliksel ayrımlara bırakmıştır. Daha başlangıçtan itibaren Francis Bacon’ın “bilgi güçtür ve egemen olmaktır” düsturunda somutlaşan bu yeni zihniyet, zamanla araçsal bir akıl anlayışı ekseninde düşünce konusu kılınan her şeyin, insan zihninde temsil edilen birer kontrol nesnesine dönüşmesine sebebiyet vermiştir. Doğa dışı veya ilâhî olana en ufak bir müracaatı dahi doğal veya bilimsel olanın dışına çıkmakla eş değerde reddeden ve yalnızca doğal nedenlere müracaatı geçer akçe bir değer statüsüne taşıyan modern natüralizmle birlikte, aşkın veya müteâl referanslarından koparılarak bütünüyle seküler sınırlara hapsedilen insan ise kendisini eşyaya ait olan mantığa mahkûm olmaktan kurtaracak kemal kavramlarla da bağlarını bir bir yitirerek kaçınılmaz olarak “arza çakılmıştır.”