Seçilmişlik anlatıları, ürettikleri özneye atfettikleri ayrıcalığı başkasının sosyo–politik varoluş koşullarını belirleyen bir ölçüye dönüştürdüğü anda radikal bir siyasal tahakküme dönüşür. Bu tahakkümün mantığı, seçilmişlik ile egemenlik arasında kurulan karşılıklı gerek–şart ilişkisinde yatar. Egemenlik, seçilmişliğin dünyada tahakkukunun koşulunu sağlarken seçilmişlik de egemenliğin ayrıcalıklı öznesini tayin eder. Bu karşılıklı koşullama, başkasının varoluş sınırlarını seçilmişliğin ürettiği referanslarla belirlemeye başladığı yerde azgınlık düzeninin en saf biçimini meydana getirir. Çünkü seçilmişliğin egemenlik hakkı olarak belirdiği ve egemenliğin de seçilmişlik anlatılarına siyasal kudret verdiği bu kapalı devrede, hem düzenin tüm referansları hem de başkasının bu düzen içindeki varlık koşulları bizatihi seçilmişliğin ürettiği öznenin kendi varoluşunu normlaştıran ölçüye göre tayin edilir. Bir topluluğun tarihsel sürekliliği önce seçilmişliğin sonucu sayılır, sonra aynı süreklilik seçilmişliğin varlığının kanıtına dönüştürülür. Bu mantığın siyasal eşiği, öznenin kendisini anlamlandırmak için kullandığı referansın, başkasının konumunu ve sosyo–politik koşullarını belirlemek için de kullanılmaya başlamasıyla ortaya çıkar. Çünkü bir topluluğun kendi varlığını belirli referanslarla anlamlandırması, önce yalnızca kendi aidiyetinin sürekliliğini taşıyan bir işlemdir. Ancak kimin varlığının açıklama gerektirdiğine ve hangi hayatların korunmasının düzenin amacı sayılacağına karar veren aynı referans, artık yalnızca kendisini değil, başkasını da ölçen bir ilke olarak işler.