Tasavvuf geleneğinin erken dönemlerinde “dünyayı kötülemek” yaygın bir söylem alanı bulmuş olsa da metafizik bakışın hakimiyet kazandığı sonraki çağlarda âlem, kusursuz bir düzen ve ilâhî bir nakış olarak görülmüş, muhakkik sûfîler âlemin bizâtihi kendisini “kötülemek” gibi bir temelden hareket etmemişlerdir. Tasavvuf çevrelerinde eleştirilen şey hiçbir zaman bizzat hayatın ya da yaşanılan çağın kendisi olmamış, dâima insanın kalbini hakikatten koparan dünyevîleşme hırsı ve onun yol açtığı sorunlar olmuştur. “Dünya, insanın elinde bulunduğu müddetçe bir nimet; kalbine yerleştiği anda ise bir perdeye dönüşür.” Fakat içinde bulunduğumuz çağı diğerlerinden ayıran, başta insan tasavvuru olmak üzere pek çok anlam sahasında tahripkâr dönüşümlere sebep olan ağır bir kırılma tecrübesiyle karşı karşıyayız. Bugün insanı dünyaya bağlayan şey yalnızca servet, makam veya şehvet değil; tüm bir ekonomik, kültürel ve teknolojik düzen, nefsin zaaflarını sürekli tespit etmekte, kışkırtmakta ve pazarlamaktadır. İnsan artık sadece tüketmeye teşvik edilen bir varlık değil, tüketmesi için arzuları imal edilen bir varlıktır. İhtiyaç ile arzu arasındaki sınır bilinçli biçimde ortadan kaldırılmakta, kanaat bir eksiklik, ölçü bir mahrumiyet, zühd ise hayat karşıtlığı gibi gösterilmektedir. Bu çağda şahit olduğumuz şey, insanın “düşünen canlı” mertebesinden “tüketen canlı” derekesine düşüşü değil de nedir?
Günümüzün hâkim insan tasavvuru, metafizik zemininden kopartılarak haz, iktidar ve tüketim düzlemine indirgenmiş bir varlık anlayışı üzerine kuruludur. Bu düzenin temel hareket noktası, insanın süflî hazlarını ifade eden nefs–i emmâre yönünün tahrik edilmesidir. Kötülükleri ve azgınlığı emreden bu nefis mertebesi, doyuruldukça daha fazlasını isteyen bir niteliğe sahiptir.