Felsefenin bilime, dinin religiona, metafiziğin fiziğe, sanatın estetiğe dönüşme sürecidir biraz da aydınlanma süreci… Bu bağlamda kilisenin, dinin ve metafiziğin açık bıraktığı alan belki de en çok bilim ve sanat tarafından doldurulmaya çalışır. Felsefenin ve bilimin klasik felsefeden, metafizikten ve dinden arındırılması ile modern sanatın ortaya çıkışı aynı düzlemdedir. Bir başka deyişle aydınlanma düşüncesi, nasıl öznenin doğuşuna indirgenebilirse modern sanat da öznel beğeniye indirgenebilir. Nitekim Luc Ferry, modern çağın doğuşunu öznel beğeninin ortaya çıkışıyla açıklar. Ona göre, modernliğin doğuşu, sadece siyasî veya ekonomik devrimlerle açıklanamaz; modernite, aynı zamanda estetik bir devrimdir.
Klasik dönemde yani Antik ve Orta Çağ’da sanat ve güzellik, insandan bağımsız, ilâhî ve kozmik bir düzenin, ilâhî otoritenin, metafizik ilkelerin veya nesnel bir hakikatin yansıması olarak görülürken aydınlanma ile birlikte bu nesnel ve teolojik/metafizik çerçeve yıkılır. Güzellik, artık nesnenin kendisinde değil; ona bakan öznenin kişisel beğenisinde, sanatçının dehasında ve yaratıcılığında temellenmeye başlar. Bir başka deyişle; artık önemli olan nesnenin kurallara uygunluğu değil, öznenin o nesne karşısında hissettiği özgür içsel veya ruhsal tecrübedir. Ferry, modern çağın özünü işte bu estetik alanın “öznelleşmesinde” bulur ve sürece homo esteticus adını verir. Öyleyse homo esteticus da yeni bir insan tipidir. Homo esteticus, demokratik bireyciliğin/öznenin yükselişiyle paralel biçimde ortaya çıkar. Nasıl ki demokraside siyasî iktidarın meşruiyeti ilâhî olandan alınıp bireylerin özgür iradesine ve yeni toplumsala devredildiyse estetik alanda da güzelin mihengi dışsal otoritelerden koparılarak özgür bireyin öznel yargısına teslim edilir. Dolayısıyla modern süreçte estetik, modern insanın kendi özerkliğini, benzersizliğini ve özgürlüğünü ilk defa keşfettiği ve deneyimlediği yeni bir alan olarak tezahür eder.