Aydınlanma süreci ve modernite ile birlikte Batılı biçimde düşünmenin ve akletmenin evrenselliği neredeyse tüm toplumların ve insanların bugününü, geçmişini ve yarınını anlamanın ve anlamlandırmanın ilkesi haline getirilir. Akıl, vahiy ve gelenekten bağımsızlaşırken araçsal bir bağlamda öznenin sekülerleşmesinin zemini olur. Hatta Tanrı’nın yerini alan bir otorite konumuna bile yükselir.
Şüphesiz bu durum, tarihin bir döneminde birdenbire olan bir hadise değildir. Batılı düşünme ve akletme biçiminin evrenselleşme süreci, uzun bir zaman dilimine yayılan hem felsefî hem de iktisâdî anlamdaki dönüşümlerin ve gelişimlerin sonucudur. Ancak en temel başlangıç veya mihenk noktası, Antik Yunan İslam felsefe–bilim tecrübesi de dikkate alınarak mirasının aydınlanmanın ilkelerine göre yeniden yorumlanması ile başlatılabilir.
Batılı düşünme ve akletme biçiminin evrenselleşme sürecinin kökeni, Antik Yunan’da evrenin rasyonel yasalarla açıklanabileceği fikrine (logos) dayandırılabilir. Nitekim Thales’ten Aristoteles’e kadar uzanan süreç, kendi bağlamında mitolojik sürece karşı bir rasyonelleşme olarak da nitelenebilir. Aynı biçimde Rönesans ve hümanizm sürecinde insanın özneleşerek evrenin merkezine yerleştirilmesinin, bireyciliğin yükselişi ve dünyevî alanın kutsaldan arındırılmasının akletme biçimini kökten değiştirdiği söylenebilir. Diğer taraftan klasik felsefenin, metafiziğin ve dinin felsefenin dışına atılmasıyla 17. ve 18. yüzyıllarda Bacon, Descartes ve Newton gibi düşünürlerce tabiatın matematiksel ifadesi ve tecrübî metodun kurumsallaşması “evrensel akıl” idealini doğurur ve bu süreç, aydınlanma filozofları Hume ve Kant’ın aklı tüm insanlığın ortak ve evrensel yetisi olarak tanımlamasıyla devam eder.