Gündelik dilde “rasyonel” sözcüğü; akıllı, ölçülü veya gerçekçi davranan kişiyi anlatır. İktisat teorisinde ise rasyonellik, daha dar ve biçimsel bir anlam taşır. Lionel Robbins’in meşhur tanımına göre iktisat, alternatif kullanımları olan kıt kaynaklarla amaçlar arasındaki ilişkiyi kuran insan davranışlarını inceleyen bilim dalıdır. Bu tanıma göre iktisâdî sorun, amaçların kıt kaynaklar karşısında sıralanmasını ve bazı amaçlardan diğerleri lehine vazgeçilmesini içerir. Rasyonalite, bu seçimin tutarlı biçimde yapılmasından ibarettir.1
Bireysel tercihlerde rasyonelliği belirleyen bu tutarlılık ilkesi, teoride iki kritere bağlanmıştır: Tamlık ve geçişlilik. Tamlık, kişinin herhangi iki seçenek arasında daima bir sıralama yapabilmesini (yani muğlaklığa ya da belirsizliğe yer bırakmamasını) ifade eder. Geçişlilik ise bireyin A’yı B’ye, B’yi C’ye tercih ediyorsa A’yı da C’ye tercih etmesidir. Tercihleri bu kriterlere riayet eden rasyonel birey, bütçe kısıtı altında ve fiyatları belirli ürünler arasında tercih yapar. Açığa vurulmuş tercihler yaklaşımına göre, gerçekleşen tercih, belirli tutarlılık aksiyomları altında kişisel faydayı maksimize eden tercihtir.
İktisat teorisinde bireysel fayda, kişiye özgüdür ve görecelidir yani nesnel olarak ölçülemez. Dolayısıyla iktisat, faydayı ölçmeye çalışmak yerine; bireylerin gözlenebilir seçimlerinden hareketle ortaya çıkan sonuçların bireysel faydayı maksimize eden tercihler olduğunu varsayar.2 Bu yaklaşım, iktisat teorisinin biçimsel rasyonalite yaklaşımını daha da güçlendirmiştir. Böylece iktisat, insanın ne kadar haz duyduğunu ölçmek veya seçtiği hayatın gerçekten iyi olup olmadığını tartışmak zorunda kalmadan iktisâdî davranış hakkında düzenli önermeler kurabilmiştir.