Nazariyatın Sınırı Olarak Paradokslar

Ebubekir Muhammed Deniz

Ebubekir Muhammed Deniz



Nazariyat ile müşâhede arasındaki ilişki, kimi zaman iki bilgi türünü birbirinden ayırt etmek için kimi zaman ise bilginin kendisinin sınırlarını düşünmek için başvurulan bir hat olarak karşımıza çıkar. Bu iki kavram ele alınırken çoğunlukla bir hiyerarşi kurulur: Nazariyat, aklın yetki alanıdır; müşâhede ise onun ötesinde ya da derinindedir. Aralarındaki sınır da iki farklı biçimde düşünülür; aşılamaz bir eşik ya da limit anlamında yaklaşılan ama geçilemeyen bir hudut olarak… Bu yazıda ilgileneceğimiz mesele ne bu hiyerarşinin kendisi ne de iki kavramın kesin bir tanımı olacaktır. Nazariyatın sınırının ne olduğunu soracak ve bu sınırı tartışmak için en güçlü zeminin paradokslar olduğunu ileri süreceğim.

Paradoksların teknik bir mantık terimi olarak anlamına değil; nazariyatın kendi ilkelerini eksiksiz işlettiğinde içerisinden türeyen çelişkilerin ifadesi olmasına odaklanacağım. Hareket ve değişimi kavramaya çalışırken dilin öz–gönderimsel yapılarında, matematikte sonsuzluğu düşünmeye girişirken Tanrı hakkında konuşmaya kalkıştığımızda paradokslar, bu inşânın çatladığı yerde, nazariyatın içeriden ürettiği kırılma noktalarında belirir. Düşünce tarihinde bu kırılmalara iki temel tutum geliştirilmiştir: Çelişkiyi/tutarsızlığı kavramsal bir müdahaleyle etkisizleştirerek nazariyatın bütünlüğünü korumak ya da onu gerçek sayarak nazariyatı bu kabulü taşıyacak biçimde yeniden inşâ etmeye çalışmak. Aristoteles’ten Tarski’ye, Cantor’dan Gödel’e uzanan bir hat boyunca birinci tutumun farklı biçimleri izlenebilirken Hegel’den Graham Priest’e uzanan başka bir hat, ikinci tutumun imkânlarını ve sınırlarını tartışır. Ekberî gelenek ise bu iki tutumun ötesinde başka bir zeminde konuşlanır.




Makalenin devamını okumak için Abone Olun