Batı Fikriyatının Asılla İrtibatı

Kasım Küçükalp

Kasım Küçükalp



Çağdaş Batı düşüncesinde ortaya konulan tartışmalar dikkate alındığında, Batı fikriyatının asılla olan irtibatı meselesinin son derece belirleyici olduğu söylenebilir. Daha 18. ve 19. yüzyıllardan itibaren Rousseau’nun medeniyet eleştirileri başta olmak üzere, tarih yüzyılı olarak bilinen 19. yüzyılda Alman Tarih Ekolü düşünürleri, Alman Romantik ve idealistleri, Kierkegaard’ın varoluşçu teizmi, Schopenhauer’ın pesimist felsefesi ve nihayet Nietzsche’nin oluş felsefesi gibi karşı–Aydınlanmacı olarak nitelendirilebilecek düşünür ve felsefeler, modernite ve Aydınlanma formu altında zuhûra gelen evrenselci düşünceleri radikal denebilecek eleştirilere konu kıldıkları gibi, hakikatin tarihselliği düşüncesinden de beslenmek suretiyle bir yandan Avrupa–merkezci bir düşünce tesis etme çabası verirken, diğer yandan da Batı fikriyatının asılla olan irtibatını sorunsallaştıran eleştiriler ortaya koymuşlardır. Gerçekten de bilhassa 19. yüzyılın, Hegel, Marx ve Comte felsefelerinde olduğu şekliyle çeşitli tarih metafizikleri yoluyla Avrupa–merkezci dünya görüşünün tahkim edilmeye çalışıldığı bir dönem olduğu kadar, söz konusu dünya görüşüne dair ciddi hoşnutsuzlukların da zuhûra geldiği, bu doğrultuda olmak üzere, yalnızca modernite ve Aydınlanma eleştirileriyle iktifa edilmeyip kaynağa dair jeneolojik ve arkeolojik denebilecek soruşturmalar yoluyla Batı düşüncesi boyunca hakimiyetini sürdürmüş olan metafiziksel düşünme biçimine yönelik radikal eleştirilerin gün yüzüne çıktığı bir döneme karşılık geldiği ifade edilebilir.

Nietzsche’de rasyonel bir varlık ve hakikat anlayışı lehine oluşun karartılması, Heidegger’de Varlık ve var olanlar arasındaki ontolojik ayırım veya bağlantının var olanlar lehine görmezden gelindiği ve özü itibarıyla hümanistik bir karakter arz eden metafiziksel bir düşünme pratiği içerisinde Varlığın anlamının unutulması, Levinas’ta totalleştirici bir düşünce pratiği içerisinde özdeşlik/aynılık lehine başkalık fikrini imkânsızlaştıran ontolojik bir emperyalizm, yine Levinas ve Derrida’da farklılıkların çeşitli dikotomiler yoluyla dışlanmasını meşrulaştırılan metafiziğin şiddeti, Foucault’da söylem, bilgi ve iktidar ilişkisi içerisinde realize edilen epistemik bir şiddet, Deleuze’de aşkınlık darbesi ve nihayet Lyotard’da rezil yamyam emperyalizmi şeklinde radikal denebilecek eleştirilere konu kılınan Batı fikriyatının asılla irtibatını sorunsallaştıran söz konusu yaklaşımlar açısından bakıldığında, problemin merkezinde, düşünce konusu kılınan şeylerin, logos–merkezci (rasyonalist) ve dolayısıyla hümanistik bir mahiyet arz eden teorileştirici veya temsilci bir epistemoloji yoluyla düşünülmesinin bulunduğunu söylemek mümkündür. 




Makalenin devamını okumak için Abone Olun