Katı olan her şeyin buharlaştığı zamanlar henüz bitmedi. Çünkü kapitalizm etkisini hâlâ dönüşerek sürdürüyor. Kutsal olanın profanlaşması tüm hızıyla travmatik bir biçimde devam ediyor. Kapitalizmin ilkelerini felsefîleştiren, kapitalizmi ve burjuva kültürünü evrenselleştiren ve adeta onu bir metafizik haline getiren Aydınlanma süreci ve modernleşme, tüm geleneksel ve kültürel bağları yerinden ederek onun yerine piyasaya, paraya, güce, tüketime dayalı yeni bağlar ve değerler üretiyor. Bu durum Marshall Berman’ın Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor kitabında belirttiği gibi bir girdaptan başka bir şey değil. Ona göre kapitalistleşmek, modernleşmek, geleneksel hayatımızı paramparça eden ama bize aynı zamanda görece iyilik, güzellik ve yenilik adına devasa imkânlar da sunan bir girdap… Bu girdapta herhangi bir kalıcılıktan söz etmek kolay değil. Çünkü imajlara dayalı bir süreç nihayetinde gösterilerle varlığını sürdürüyor. Dijitalleşme, sanallaşma ve görüntüleşme her şeyi düzleştiriyor, sıradanlaştırıyor, şeffaflaştırıyor ve birbirine katıyor.
Böylesine şeffaflaşan bir toplum, insan ve değerler dünyası Bauman için Akışkan Modernite’dir. Artık hiçbir şey kalıcı ve katı değildir. Her şey tüketildiği ve değiştirildiği oranda vardır. Değerler ve ilişkiler buharlaşacak derecede geçicidir. Özne denilen yeni insan kendö’zünü yitirmiş, ne olduğunu bilemediği bir bireyselliğe mahkûm olmuş tek başına herhangi bir varlıktır. Öyle bir varlık ki kendi anlamını ancak kendisi yaratabilir. Geçmiş ve bugün, eski ve yeni artık bir gelenek üretemediği gibi, insanlar ve toplumlar geçmişi olan ama tarihi olmayan nesnelere dönüşmüştür.
Bir kıymet ölçüsünün, bir aşağı ve yukarının kalmadığı bir çağda Baudelarie, Kötülük Çiçekleri’nde yapaylaşan modern hayattan, bir başka deyişle sıradanlaşan kötülükten çiçekler üretmeye çalışır. Modernitenin uzantısı olarak ortaya çıkan kötülüğü kötülük olarak görmez. Sanatın ve şiirin bu kötülüğe, kötü duruma çare olacağını düşünür. Ancak o Tanrı’ya, geçmişe, romantizme, saf sevgiye, yüce duygulara yönelmenin de gereksiz olduğunu, içinde yaşanılan kötü durumdan yani kötülüklerden de estetize edilerek güzellikler elde edilebileceğini savunur. Modern sürecin iyi temelli dilek ve temennilerini gerçekçi bulmaz. Kötülüğün zemininde çiçek bahçeleri düşler. Ona göre, insan ruhunun en izbe ve karanlık köşelerinden, günahlarından ve çürümüşlükten de estetik bir güzellik damıtılabilir, çiçekler yetiştirilebilir. Ancak onun bu tutumu paradoksal olarak süreci meşrulaştırır. Kötülükten kurtulmak için müteâl bir bağlama, klasik metafiziğe veya dinlere dönmeye gerek yoktur. Sanatın yaratısı ve sanatkârın yarattıkları kötülüğü estetize ederek güzele ulaşmayı sağlar ve bu da yeter.
Estetize edilmiş kötülük, kötülüğün içselleştirilmesini hatta şeffaflaşmasını sağlar. Nitekim bilhassa 20. yüzyıl pratik anlamda kötülüğün global çerçevede yaygınlaştığı zaman dilimidir. I. ve II. Dünya Savaşlarında ölen insan sayısı, işgal edilen mekânlar, kültürler, toplumlar, göçler, ekonomik bunalımlar belki de tarihin hiçbir döneminde bu kadar etkili olmadı. Ancak içinde yaşadığımız çağda belki de geçmişten farklı bir şeyler var. Teknoloji, hız, bilginin dolaşımı, görüntü, haber, fotoğraf, televizyon, sanatın tüketim ve endüstriyel bağlamları, sinema, kültürün tüketim unsuru haline gelmesi… Tüm bunlar yaşanan gerçekliği hızlı bir biçimde sanata, endüstriye, kültüre, görüntüye, habere ve bilgiye dönüştürdü. Bu süreç gittikçe imajlaşan, görüntüleşen gerçekliklere yol açtı. Modern süreç, kartezyen metoda ve bakışa uygun olarak iyiliği ve kötülüğü de ikiye böldü. Müteâl olanı ötekileştirerek ahlâkî olanı hukuk, sanat, bilim, sosyoloji ve etik ile ortadan kaldırmayı ve iyimser bir bakış açısı ile tüm dünyayı güzelleştirmeyi hedefledi. Ancak sonuçta kötülük, bilhassa postmodern süreçte ortadan kalkmak yerine mekanikleşme, estetikleşme, maketleşme ve görüntüleşme süreçleri ile şeffaflaştı, sıradanlaştı ve çoğaldı.
Kötülüğün Şeffaflığı kitabına “Orji bitti, şimdi ne yapacağız?” sorusu ile başlayan Baudrillard, bu soruyla aslında kötülüğün yeni biçimlerini tartışır. Modern sürecin insanı ve toplumu getirdiği yere dâir fotoğraflar çeker. Ortada imajlar, gösteriler, görüntüler, sanallıklar, yapaylıklar, maketleşme, dijitalleşmeden oluşan hiçbir ötekinin ve nesnenin olmadığı devasa bir boşluk söz konusudur.
Ona göre, gerçekte bu devasa boşlukta hızlanıyoruz. Gitgide artan belirsizlik şüpheye mahkûm bir durum yaşamamıza sebep oluyor. Artık hiçbir şey, Tanrı bile, sona ererek ya da ölümle yok olmuyor; hızla çoğalarak, sirayet ederek, doygunluk ve şeffaflık yoluyla, bitkinlik ve kökü kazınma yoluyla yok oluyor. Artık ölümcül bir yok olma biçimi değil, fraktal bir dağılma biçiminden söz edebiliriz. Baudrillard’a göre, bu fraktal evrede ne doğal ne genel bir denge vardır; gerçek anlamda sözü edilebilecek bir değer yasası olmadığı gibi, bir tür değer salgınından, değerin genel metastazından, rastlantısal bir şekilde hızla çoğalma ve dağılmasından başka bir şey yoktur. Öyleyse artık değerlerden söz edemeyiz. İyi artık kötünün karşıtı değildir. Kötü de iyinin…
Kötülüğün Şeffaflığı modernliğin insanlığa vadettiği aydınlanma, ilerleme, özgürlük ve kusursuz şeffaflık ideallerinin tam tersine nasıl karanlık bir tıkanıklığa, bir “kötülüğün şeffaflığı” durumuna yol açtığını anlatmaya çabalar. Baudrillard’a göre modern toplum, her şeyin görünür, ölçülebilir ve kontrol edilebilir kılınmasıyla birlikte aslında anlamın kendisini yutar ve geriye sadece boş bir simülasyon evreni bırakır.
Dolayısıyla modern süreç, görüntü temelli her şeyi mutlak anlamda bir sadeliğe, rasyonelliğe ve şeffaflığa kavuşturma iddiasının nihayetinde kötülüğü de şeffaflaştırır. Varlığı, mevcudu, dünyayı, insanı, insânî ilişkileri kutsaldan arındırma çabası sadece Tanrı’nın ölümüne yol açmaz, bir bakıma insanın da ölümüne sebep olarak onu ölümsüzlük vehminin girdabında bırakır. İnsan sadece Tanrı’dan değil kendinden yani kendö’zünden de kurtulur. Çünkü her şeyin görüntüleşmesi bir anlamda her şeyin teşhir edilmesi, bir gösteri unsuru haline dönüşmesi, insanın varoluşsal anlamını yitirmesidir.
Modern süreci insanın ruhunu Şeytan’a satması olarak niteleyen Baudrillard, süreci hem Tanrı’nın hem de geleneksel Şeytan’ın içselleştirilmesi ve simülasyona dönüştürülmesi olarak görür. Dolayısıyla asıl kötülük budur. Yani Tanrı’yı, Şeytan’ı, geleneksel ahlâkı, metafiziği, dini kaldırarak onun yerine imajlarını ve simülasyonlarını ikame etmek kötülüktür.
Modernleşme sürecini tüketime alıştırılan insanların süreci olarak niteleyen Baudrillard, tüketen, imajlarla, görüntülerle yaşayan insanın içinde bulunduğu kayıtsızlık durumuna dikkat çeker. Kitleler, maruz kaldıkları yoğun enformasyon ve imaj bombardımanı karşısında artık tepki verme yeteneklerini yitirir. Seçimler, siyaset, sanat ve felaketler bile birer göstergeye indirgenir ve televizyon ekranlarında aynı düzlemde tüketilir hale gelir. Bir savaş görüntüsü ile bir reklam filmi aynı estetik değere sahip olduğunda, birey gerçeğe karşı kayıtsızlaşır. Modern veya postmodern birey kayıtsız bir seyircidir. Onun için bir bakmadan ve görmeden söz edilemez. Gösterilene bakar, anlamasını istediklerini anlar.
Baudrillard, bu durumu “nesnelerin kaderi” ve “öznenin kayboluşu” olarak tanımlar. İnsan, artık özne olmaktan çıkarak sistemin sunduğu simülasyonlar içinde pasif bir nesneye dönüşür. Siyaset bir gösteriye, beden bir tüketim nesnesine, sanat ise kendi piyasa değerinin kopyasına indirgenir. Her şeyin estetikleştirildiği bu çağda gerçeklik, gerçeğin kendisinden daha gerçek görünen hiper–gerçeklik tarafından yutulur.
Modern süreçte medya, teknoloji ve küresel pazar sayesinde dünyadaki her şey görünür kılınır, her sır açığa çıkarılır ve her gizem yok edilir. Ancak Baudrillard bu durumu bir zafer veya ilerleme olarak değil; ilerleme değil, felaket hatta kötülüğün şeffaflaşması süreci olarak nitelendirir. Sırrın, kutsalın, mahremiyetin, karanlığın ve ötekiliğin olmadığı bir dünyada derinlik kaybolur; her şey yüzeyde kalır. Asıl kötü olan kötünün bizzat kendisi değil onun şeffaflaşmasıdır. Şeffaflık, anlamın ölümüdür. Bilgi ve enformasyon çoğaldıkça anlam buharlaşır. İnsanlar bilgiye boğulur ancak hakikatten uzaklaşır. Her şeyin açıkta olduğu, hiçbir şeyin gizli kalmadığı bu evrende, sistem kendi ağırlığı altında çöker. Şeffaflık, kötülüğü ortadan kaldırmaz, aksine onu görünmez, yaygın ve sıradan bir şey haline getirir, hatta meşrulaştırır. Bir başka deyişle azgınlık düzeninin zemini olur.
Baudrillard’a göre, geleneksel toplumda kötülük; belirli bir yere, anlama, değere sahipken ve bir sınır çizerken günümüz dünyasında kötülük; tüm bu özelliklerini yitirerek “şeffaflaşmıştır”. Kötülüğün şeffaflığı, kötülüğün artık bir suç veya günah olmaktan çıkıp sistemin, yapının içsel bir işleyiş mekanizmasına dönüşmesi demektir. Hatta yeni sürecin en temel mekanizması olarak bile değerlendirilebilir. Ahlâkı seküler alanda daraltan modern süreç, hukuk, sanat vb. yollarla kötülüğün olmadığı bir dünya tahayyül eder. Tıpkı Tanrı’nın olmadığı bir cennet tahayyül ettiği gibi. Tanrı ve Şeytan ilkesine bir anlamda ontolojik olarak karşı çıkan modern muhayyile, aslında mihengini de yitirir. Önerdiği ilkeler, dilek ve temennileri aşarak bir gerçeklik halini alamaz. Steril bir dünyadır modern insanın arzusu. Hastalığın, ölümün, çatışmanın ve trajedinin olmadığı bu steril dünya, insan ruhunu ve toplumsal dokuyu dumura uğratır ve gerçeklikten kopar.
Bir başka deyişle, Baudrillard’a göre modern toplum, ahlâkî kötülüğü (yani suçları, sapmaları) teknolojik ve bürokratik yöntemlerle ortadan kaldırmaya çabalarken aslında evrenin temel dengesi olan şeytânî kötülüğü (yani gizemi, radikal başkalığı ve ölümcül çekiciliği) de yok etmekte; bunun sonucunda da her şeyin birbirine benzediği, ruhsuz ve aşırı şeffaf bir “gri alan” yaratmaktadır.
Dolayısıyla ona göre asıl kötülük, modern sürecin kötülük olarak nitelendirip yok saydıklarını görmezden gelmek, sistemin dışına atmaktır. Ona göre asıl kötülük, kötülüğün var olma biçimi değil onun bağlamından koparak buharlaşması ve şeffaflaşarak sistemin parçası haline gelmesi ve normalleşmesidir. Oysa geleneksel anlamıyla kötülük, sistemin bu aşırı olumlu ve aşırı şeffaf yapısına karşı direnç gösteren bir özelliğe sahiptir. Sistem her şeyi olumluya boğduğunda, kötülük kaçınılmaz bir denge unsuru olarak tersinden patlak verir. Şiddet, kayıtsızlık, terör ve anlamsız suçlar bu sistemin doğurduğu tepkisel kötülük biçimleridir. Öyleyse modern Batı düşüncesinin kötü dediği kötü, iyi dediği iyi anlamına gelmez. Nitekim kendi değerlerine karşı gelenleri terörist, şeytan veya kötü olarak suçlayan bu yapı, gerçekte asıl kötüyü içselleştirerek sistemin ve varoluşunun uzantısı yapar.
Her şeyin imajını aradığı, simüle olduğu, imgeselleştiği bir dünyada gerçekte bir aşağı ve yukarıdan veya bir iyi ve kötüden söz edilemez. Ahlâkın, iyinin, güzelin sekülerleştiği ve rasyonelleştiği bir ortamda kötülük de rasyonelleşebilir. Nitekim geldiğimiz noktada yeni normallerle ilgili çabalar, arayışlar ve söylemler tesadüf değildir.
Batı düşüncesinin geldiği yeri ruhundan yakalamasına rağmen Baudrillard’ın kötülüğün şeffaflaşmasına karşı bulduğu çözümler de ironiktir. Aslında Kant sonrası tüm düşünürlerin ortak tutumudur bu. Tanrı’nın ve Şeytan’ın yerini almakla suçladığı modern sürece karşı çözüm geliştirirken Yunan düşüncesindeki Şeytan’a gönderme yapması ve kötülüğü o bağlamda paradoksal olarak yeniden tanımlaması gerçekten de ironiktir. Ona göre modern dünya her şeyi birbirine bağlamaya, rasyonelleştirmeye, küreselleştirmeye, şeffaflaştırmaya yani her şeyi “bir” ve “aynı” kılmaya çalışır. Şeytânî olan ise tam da burada araya mesafe koyan, sırrı, gizemi koruyandır. Özdeşleşmeyi reddettiği gibi, eşyanın gizemini ve çelişkisini de korur. Dünyanın tek bir ekrana veya tek bir hakikate indirgenmesine karşı çıkar. Modern akıl, her şeyi şeffaf hale getirip öldürürken, şeytânî kötülük, her şeyin bilinmesine, ele geçirilmesine direnir.
Baudrillard’ın şeytanı ile modern insanın şeytanı farklıdır. Ona göre modern akıl, sadece Tanrı’yı öldürmekle kalmamış geleneksel Şeytan’ı da ona ruhunu satarak içselleştirmiştir. Geleneksel anlamdaki şeytan figürü modern çağda şekil değiştirmiştir. Şeytan, yüzünü ustalıkla maskeleyerek modern uygarlığın kendisi haline gelmiştir. Bu çağda şeytanın en büyük oyunu; insanlara mutlak özgürlük, bilgi, iletişim ve sınırsız imkânlar vadederken aslında her şeyi elinden almasıdır. Modern aklın Tanrı’yı öldürmesi veya dönüştürmesine ve rasyonel biçimde yeniden yaratmasına karşılık, Baudrillard da Şeytan’ı öldürür, dönüştürür ve yeniden yaratır. Bir başka deyişle Tanrısız bir duruma, şeytanın modern sürece dönüşmesine, yeni bir şeytan yorumuyla/simülasyonuyla müdahale eder. Modernitenin kurduğu cennete kendi şeytanını sokar.
Baudrillard’ın şeytanı ve kötülüğü bu anlamda modern kötülüğe karşı bir çomak vazifesi görür. Modern süreçte insanın tanrılaşarak yaptığı kötülüklere şeytânî bir kötülükle müdahale ederek kötülüğü bertaraf etmeye çalışır. Kusursuzluk simülasyonuna bir müdahaledir bu. İyilik, güzellik, her şeyi estetize etmek, sıradanlaştırmak, tek düzeleştirmek, aynı ve bir yapmak “kötülüğüne” karşı, kötülük yapmak paradoksal olarak iyiliktir ve başkalaşmayı ve farklılaşmayı korur.
Baudrillard’ın şeytanı bu anlamda Öteki’ne tekabül eder. O, Öteki kavramıyla, modernliğin her şeyi sayısallaştıran, aydınlatan ve yekpare hale getiren yapısının yok ettiği “başkalaşma hakkını”, “gizemli olanı” ve sisteme direnç gösteren “indirgenemez özü” kasteder. Bu şeffaflık çağı, Ötekini yok ederek aslında toplumun kendi ruhunu da yok etmesine sebep olur. Öyleyse Ötekine tutunmak gerekir. Çünkü, modern dünya her şeyi şeffaflaştırıp kötülüğü ve çelişkiyi “bitti” zannettiği anda, sistemin dışına ittiği o radikal, uzlaşmaz ve yıkıcı enerji çok daha güçlü bir şekilde geri dönerek Batı’nın tüm konforunu ve kurallarını altüst eder. Şeffaflık ne kadar artarsa sistemin o kadar sert ve öngörülemez bir Öteki ile çarpışması kaçınılmazdır. Bu süreçte sistemin dayattığı bu sahte iyilik, aşırı görünürlük ve kusursuzluk entrikasına boyun eğmemek; dünyanın o karanlık, çelişkili, baştan çıkarıcı ve ele avuca sığmaz özüne sadık kalmaktır. Çözüm, şeffaflığı kabullenmek değil, onun karşısında radikal bir sessizlik, gizem ve simgesel direniş alanını korumaktır.
Şüphesiz Baudrillard azgınlık düzeninin zeminini Tanrı’nın öldürülmesi ile birlikte ortaya çıkan zeminin imajsal ve simülatif, aynı ve tek tip bağlamında arar. Ancak o çözüm için ne Tanrı’yı çağırır ne de Tanrısal olanı… Kötülüğün imajının kötülükten güçlü ama hakikatsiz ve anlamsız olduğunu belirtir. Bu anlamsızlık ise modernitenin reddettiği kötülükten daha büyük kötülüklere yol açmaktadır. Baudrillard tepki olarak gerek Öteki’ne yer açarken ve gerekse radikal bir sessizlikle simgesel direnişe göndermede bulunurken yine kendinden önceki anti–modernistler gibi müteâl olana başvurmaz. Kötülüğü bir başka kötülük, simülasyonu bir başka simülasyon biçimiyle yine meşrulaştırır. Öteki ve Nesne olarak kalmayı çözüm olarak sunması ise aslında modernite dışında başka türlü bir yaşamanın imkansızlığını içselleştirmesiyle ilgilidir. Hâlbuki asıl kötülük budur. Kötülüğü kötülük imajı ile sınamak… Batı düşüncesi kovulduğu cennet yerine nasıl dünyayı cennet yapma vehmine düşmüşse Baudrillard da bu kusursuzluk arayışına şeytanı dâhil ederek mukabelede bulunur ve bir başka vehme düşer. Çünkü sonuçta Baudrillard’ın şeytanı da modern insanın tanrısallaşma iddiasını ortadan kaldıramaz.