Jeffrey Epstein dosyası, 21. yüzyılın en karanlık ve en sarsıcı skandalı olarak tarihe geçti. Bir finansçının malikanesinde başlayan soruşturma, kısa sürede küresel bir elit ağının; devlet başkanlarının, İngiliz kraliyet ailesinin, medya baronlarının, teknoloji milyarderlerinin ve akademi dünyasının önde gelen isimlerinin adının karıştığı devasa bir şantaj, sömürü ve örtbas operasyonuna dönüştü. Epstein’in Manhattan’daki malikanesinden Little Saint James adasına, Zorro Çiftliği’nden Paris’teki dairesine kadar uzanan bu ağ; sadece cinsel suçların değil, aynı zamanda küresel iktidarın, sermayenin ve medyanın iç içe geçtiği bir “kompromat” (şantaj yoluyla kontrol) sisteminin de ifşâsıydı. Ancak sorulması gereken asıl soru şu: Nasıl oldu da bu kadar sarsıcı, bu kadar belgelenmiş ve bu kadar küresel bir dosya, birkaç manşetin ardından sessizliğe gömüldü? Neden ana akım medya, bu suç ağının üzerine kararlılıkla gitmedi? Neden dosyanın kapağı, tam da asıl fâiller ortaya çıkacakken kapandı? Bu soruların cevabı, medyanın ontolojik krizinde ve Batı–merkezli düşünce sistematiğinin ahlâkî iflasında gizlidir.
Günümüze gelindiğinde ise Epstein dosyası etrafındaki sis perdesi daha da koyulaşmıştır. ABD Adalet Bakanlığı, “mağdur bilgilerini koruma” gerekçesiyle 47.000’den fazla dosyayı erişime kapatmış; yayımlanan belgeler ise kalın siyah sansür bantlarıyla okunamaz hale getirilmiştir. Bu durum sıradan bir hukukî prosedür değil; tam da bu yazıda tartışacağımız “kontrollü şeffaflık tiyatrosunun” en son perdesidir. Peki, neden bu dosya hâlâ konuşulmuyor? Neden ana akım medya, bu kadar sarsıcı bir belge yığını karşısında suskunluğunu koruyor?