Her çağ, seçkinlerini yalnız servetle değil; arzuyla da yoğurur. Eski dünyanın aristokratı toprağa, saraya, soya tutunurdu; sanayi çağının burjuvası ise fabrikanın bacasına, ulusal pazarın sınırlarına… Bugünün küresel seçkinleri ise hiçbir yere tümüyle ait olmadan her yere uğrayabiliyor. Sermayeleri sınırları bir su gibi aşıyor, şirketleri hukuk düzenlerinden birinden ötekine konup göçüyor, çocukları birbirinin aynı okulların koridorlarında büyüyor, kendileri aynı şehirlerin duvarlarla çevrili mahallelerinde yaşıyor. Onlar için dünya, ortak bir yurttan çok imkânların kuş gibi konup kalktığı upuzun bir ayrıcalık ovası. Bu ovada rüzgâr, sınır tanımayan yelkenlere eser; kapılar, adını bilenlere kendiliğinden açılır.
Bu çevrelerdeki azgınlık, yalnızca pahalı konutların, özel uçakların, yatların ve şaşaalı davetlerin hikâyesi değildir. Asıl mesele, servetin insanın içinde büyüttüğü sınırsızlık duygusudur. Elinden gelenler çoğaldıkça insan, yapmaya hakkı olduğunu sandığı şeyleri de çoğaltır; güç kalınlaştıkça ahlâkın ve hukukun çizgileri, ufukta silikleşen bir kıyıya döner. “Küresel azgın sınıf”, bu yüzden tüm varlıklı insanları tek bir suçlamanın gölgesine toplamaz. Servetin, siyasal nüfuzun, kurumsal itibarın ve ulusötesi hareket kabiliyetinin birbirine karışmasından doğan bir iktidar biçimini adlandırır. Sınırsızlık, önce bir rahatlık gibi gelir insana; sonra alışkanlığa, en sonunda kadere dönüşür.