Gerek bireylerin gerekse belirli bir yaşantı birlikteliği içindeki toplulukların, dünyayı algılama biçimleri ile onların akla yükledikleri anlam arasında bir ilgi olduğunu varsayabiliriz. Buna göre, insanın doğa ve kendi hakkındaki tasavvuru değiştikçe yalnızca bilimsel açıklamalar değil, insanın kendi konumunu ve eylemlerini gerekçelendirme biçimleri de dönüşecektir. Hipotezimizi bu şekilde kurarak aklı, bireysel düşünme yetisinin konusu olmasının yanı sıra belirli tarihsel koşullar içinde şekillenen bir anlam kategorisi olarak ele alabiliriz.
Tarihte farklı dönemlerde üstlendiği işlevler incelendiğinde aklın içerdiği anlamın tarihsel–toplumsal koşullarla birlikte değiştiği görülür. Örnek olarak Antik Yunan’da logos, yalnızca insan zihninde bulunan bir düşünme gücünü değil; varlığın kendi düzenini de ifade ediyordu. Kozmos belirli bir düzene sahip olduğu için insan aklının görevi, bu düzeni kavramaktı. Bilmek, dünyaya dışarıdan biçim vermek değil; onun tâbi olduğu ilgileri fark etmekti.
Orta Çağ düşüncesinde de benzer yaklaşım, farklı bir varlık tahayyülü çerçevesinde sürdürüldü. Evren, ilâhî düzenin tezahürü olarak yorumlanırken akıl, bu düzeni anlamakla yükümlü bir yeti olarak değerlendiriliyordu. Doğa ile insan arasında kurulan ilişkinin henüz teknik hâkimiyet üzerinden tanımlanmadığı bu dönemde bilginin amacı, Tanrı tarafından sunulan düzenin ilkelerini keşfetmek ve ona uygun yaşamaktı.
Ancak 15. yüzyıl sonundan itibaren, yani modern zamanlarla birlikte, akıl kavrayışında yeni bir yönelim ortaya çıkmaya başladı. Buna göre doğa, artık yalnızca anlaşılması gereken bir bütün şeklinde değil; dönüştürülebilecek ve denetlenebilecek bir varlık alanı olarak görülmeye başlıyordu. Bilimsel yöntemin gelişmesinin, teknik ilerlemelerin ve üretim biçimlerindeki gelişmelerin, bu dönüşümü desteklemesi, bilginin değerinin giderek doğa ve nesneler üzerinde sağladığı etkinlik kapasitesiyle ölçülmesini sağladı.
Anılan değişim, doğa anlayışının yanı sıra, insan eylemlerinin de amaç, araç ve sonuç ilişkisi içinde değerlendirilmesine yol açıyordu. Başarı, verimlilik ve hesaplanabilirlik, aklın işleyişine ilişkin temel ölçütler hâline geldiğinde akıl, hakikati araştıran bir ilke olmaktan ziyade, belirli amaçlara ulaşmayı sağlayan bir düzenleme aracı olarak anlaşılmaya başlandı. İşte, Max Horkheimer’in “araçsal akıl” (instrumentelle Vernunft) adını verdiği dönüşüm, bu tarihsel sürecin belirli bir aşamasında ortaya çıkan akıl biçimini ifade ediyor.