İnsânî bir eylemin ortaya çıkması, herhangi bir icbar veya patolojik durumun olmadığı bir sahnede birbiriyle irtibatlı farklı gerçeklik katmanlarının varlığı ile mümkün hale gelir: Bunlar, biyolojik, fiziksel, kimyasal bileşenlerin oluşturduğu maddî zemin; kültürel unsurların yer aldığı semantik zemin ve ilk iki katmanın imkânlarıyla birlikte kendisine bir özdeşlik hali içinde ben diyen öznenin bu özdeşlik ve bütünlükle bir gaye etrafında kendisine yöneldiği aşkın zemin’dir. Söz konusu katmanlar etrafında benliğin mahiyeti ve kaynağı, özgür iradenin imkânı, özgür iradeyle ortaya çıktığı varsayılan eylemin veya eylem dizgelerinin kaynağının ne/neler olduğuna ilişkin sorular felsefî–bilimsel soruşturmanın merkezinde yer alır. Bu sorular, esasında hem insanın ontolojik ve epistemolojik imkân ve güçlerine hem de insana dâir bir araştırmanın epistemik sınırlarının nereye kadar uzanacağını —yani mâkûliyet zeminini— tayin etmemize imkân tanır.
Meselenin bilimsel ciheti söz konusu olduğunda mâkûliyet meselesi, bir disiplinin araştırma nesnesinin ne olması gerektiği ve bu nesnenin bilgisine nasıl erişileceğine dâir metodoloji ve yöntem tercihlerinde somutlaşmaktadır. Bu itibarla, çağdaş dönemde insana ilişkin ampirik soruşturmanın merkezine yerleşen psikoloji bilimi açısından epistemik mâkûliyet meselesi, açık ya da örtük bir biçimde tartışmaların odağında yer almıştır. Söz konusu mesele etrafında çağdaş dönemde insan tasavvuruna hâkim olan ve rakip olduğu varsayılan iki ana yaklaşım mevcuttur. Bunlardan ilki, insânî fenomenlerin kültüre içkin niteliklerinden önce ve bu nitelikleri mümkün kılan evrensel/tabiî mâkûliyet alanlarının varlığında ısrar eder. Diğer yaklaşım ise birincinin muarızı olarak insânî yetilerin esasında kültüre içkin olduğunu varsayan kültür/bağlam esaslı bir çerçeve sunar.