Nebî kelimesinin iki ayrı kökten gelebileceği meselesi, –n–b–e/ء üzerinden “Haber vermek, duyurmak” ile n–b–v üzerinden nübüvve/nebâve, yani “yerden yükseklik ve yücelik” şeklindeki farklı anlamlar, klasik sözlüklerde kaydedilmiş teknik bir iştikak tartışmasının ötesindeki bir soruna da işaret eder. Bu sorun şudur: Nebî kelimesinin hangi kökten geldiğine karar vermek, o kelimenin taşıyacağı ontolojik yükü de önceden işaretler. Öyle ki her ne kadar iştikak seçimi, tarafsız bir filolojik tercih gibi görünse de esasında nü–
büvvet hakkında kurulacak teorinin yönelimini önceden ilan eder. Bu sebeple burası, iki köken arasındaki belirsizlik üzerine kurulan her nübüvvet teorisinin eninde sonunda yüzleşeceği bir yerdir. Örnek olarak Eş’ârîlerin birinci iştikakı benimseyip nebâ köküne daha yakın durması, Mutezile’nin —en azından bir kolunun, nübüvveti kazanılabilir bir yücelik olarak gördüğü için— ikinci iştikakı öne çıkarması, her iki tarafın da kelimenin kökünü kendi nübüvvet anlayışının gerektirdiği ontolojik zemine doğru çektiğini gösterir. Bu sebeple, iştikak seçimi Nebînin nasıl konumlandırılacağını önceden belli eder ya da Nebînin nasıl konumlandırıldığı hangi iştikakın seçileceğini önceden gösterir. Bu döngüsellik kısır bir döngü olarak görünebilir ancak bu, dilin aynı zamanda ontolojik yükü taşıma biçiminin tam da kendisi olduğunu ifade eder. Nitekim Nebî, ismi fâil olarak kurulduğunda Haber’den önce ve onun dışında var olan bir fâil olur; Haber onu var etmez, o Haber’i taşır, yani fâil eyleminden önce gelir. Fakat ismi mefûl olarak kurulduğunda ise fâili var eden şey, bizzat onun aldığı Haber; daha doğru bir ifadeyle, fâilin Haber’i alma kapasitesi olur ki burada eylem fâili önceler veya fâil ancak o eylemle belirir.