Açık Oturum: Üniversite

Teklif

Teklif



İhsan Fazlıoğlu: Tahsin hocam seninle başlayalım uygun görürsen. Bu konuyu öne almamızı sen talep ettin çünkü…

Tahsin Görgün: Bismillahirrahmanirrahim. Genellikle biz sorunları tartışırken daha genel bir perspektifte müzakere ediyorduk ama bu sefer sanki Türkiye’deki durumu dikkate alıp üniversitenin durumunu müzakere ederek Türkiye üzerinden genel anlamda üniversiteyi konuşmamız daha isabetli olacak gibi. Öncelikle bir hususu işaret ederek başlamak istiyorum: Türkiye’de özellikle son birkaç on yılda   inşaat, mühendislik ve tıp gibi alanlarda önemli başarıların elde edildiğini söylemek mümkün. Bu başarıların bir cihetten üniversiteler ile doğrudan alakası var. Mühendisler ve tabipler, bu ülkenin üniversitelerinde yetiştiler. Başarının elde edildiği alanlara biraz daha yakından bakıldığında, bu başarının, esasında bu alanların Türkiye gerçeği ile irtibatlanmasının bulunduğunu söyleyebiliriz. Ama mevcut haliyle üniversitenin, başka bir cihetten, toplumsal ve manevî cihetten bakıldığında Türkiye’nin gerçekleri ile ne kadar irtibatlı olduğu konusunda toplumun farklı kesimlerinin zihinlerinde olduğu kadar, bizzat üniversite mensuplarının kafalarında da –görebildiğim kadarıyla– önemli sorular var. Bu soruların gerektiği gibi müzakere edilip tartışılarak üniversitenin bu cihetten çok daha farklı bir aşamaya, farklı bir konuma gelmesinin makul yollarını müzakere etmemiz gerekecek. 

Burada dikkate almamız gereken bir husus, üniversitenin işi itibariyle irtibatlı olması zorunlu olan cihet: Üniversitenin işi tek kelime ile bilim; biraz daha açmak istediğimizde araştırma ve eğitim olarak kendisini gösteriyor. Bunu da makul bir şekilde gerçekleştirmesi gerekiyor. Tam da bu makuliyet Türkiye’deki üniversitenin yine makuliyet üzerinden işini yapan dünyanın dört bir tarafındaki benzer kurumlar ile ortak paydasını oluşturuyor. Bu demek oluyor ki Türkiye’deki üniversite izole bir şekilde mevcut değil. Dünyada, dünyanın dört bir tarafında üniversiteler var ve bizim üniversiteyi konuşurken, üniversite dünyasını da birlikte düşünmemiz gerekecek. 

Ancak burada göz ardı edemeyeceğimiz bir durum da kendisini gösteriyor: Dünyadaki üniversitelerin ortak olan bir paydalarının olduğunu söylemek, onların farklı olduklarını, aralarında farklar bulunduğunu da dile getirmek demektir. Buna göre İngiliz üniversitesi ile Alman üniversitesi aynı olmadığı gibi, Fransız ve Amerikan üniversiteleri bunların ikisinden de farklıdır. Buna İspanya, İtalya, Rusya ve Çin’i de dâhil edebiliriz. Üniversiteler arasındaki farklar, ait oldukları milletlerin farklılığından başka bir zemine sahip değil. Farklı milletlerin, tabii olarak, farklı üniversiteleri var.

Her yıl yapılan üniversitelerin başarı sıralamaları, ilginç ve genellikle benzer bir görüntü sergiliyor: Bazı memleketlerin üniversiteleri genellikle ilk sıraları paylaşıyor. O üniversitelerin hemen hepsi çok yakın tarihimizde sömürgeci ülkelerin üniversiteleri. Bir numaralı üniversite dediğimizde bir numaralı sömürgeci ülkenin bir kurumu karşımıza çıkıyor. İşte iki numaralı üniversite dediğimizde yine yerküre üzerinde belli bir hegemonya tesis etmiş bir memleketin üniversitesini görüyoruz. Buna karşılık özellikle arasında Müslüman memleketlerin de bulunduğu memleketlerin üniversiteleri söz konusu olduğunda bunların genellikle sıralamalarda çok çok gerilerde gözüktüğü de ortada. Ama bunun nereden kaynaklandığıyla alakalı bir sorunun hem soruluş şekli hem de verilen cevap, sonucu sağlayacak şekilde oluşturulduğu için, sonuç genellikle aynı çıkıyor.

Mevzu ile aramıza biraz mesafe koyarak durumu incelediğimizde sorunun soruluş ve cevap veriliş şeklinde dünyanın yakın tarihinin önemli bir dahli olduğunu; daha doğrusu meseleyi biraz daha yakından kavramak istediğimizde, yakın tarihin burada epeyce açıklayıcı olduğunu görüyoruz. Nitekim sıralamada gerilerde bulunan memleketlerin yakın geçmişlerinde bir sömürge süreci var ve bu sömürge süreci içerisinde de üniversiteler o bölgeleri sömürge ülkelerinin tasarrufuna açık hale getirme misyonunu üstlenmiş, dolayısıyla tanım gereği en iyi ihtimalle ikinci sırada olmaktan çok “ikinci sınıf” olmaya mahkûm bir durum arz ediyorlar.  Buna medenîleştirme misyonu da diyorlar. Buna medenîleştirme, modernleştirme de diyebiliriz. Misyonu, varlığını kendisine medyun olduğu toplumu bilgi konusu ve kaynağı olmaktan çok, malzeme olarak görüp, malzemesini içinde bulunduğu toplumdan alarak, onu sömürge düzeni veya dünya sistemine uyarlamak olan bir kurumun işi araştırma olamayacağı ve işinin en iyi ihtimalle “eğitim” olacağı; eğitimin de toplum içinden seçilmiş bir kesime, sömürgeci ülkelerin çıkarlarına –farkında olarak veya olmayarak– duyarlı belirli bir “elit” yetiştirmek olduğu söylenebilir. Üniversite, buna göre böylesi ülkelerde konum ve tanım gereği araştırma yapmaktan çok, “medenî dünyadaki” bilgi birikiminden bulunduğu memleketin insanlarını haberdar ederek, onları “aydınlatmak” gibi bir misyonu üstlenmiş olmaktadır. Böylece üretilmiş olan elit üzerinden de o toplumların kontrol edilmesi doğal bir görüntü kazanmakta ve sonuç olarak herkesin bulunduğu konuma mahkûm edilmesi sağlanmaktadır. Dolayısıyla merkez ülkelerde üniversitelerin yeri ve manasıyla ve buna bağlı olarak organizasyon şekli, uğraştığı meseleler ile sömürge ülkelerinde üniversitelerin konumu, yeri birbirinden farklılaşmaktadır. 

Bunu dikkate alarak, Türkiye’deki üniversitelerin yeri nedir?” diye sorduğumuzda sanki iki arada bir derede gibi, sanki henüz oluşum süreci devam eden, henüz ne olacağına karar verilmemiş, arayışların devam ettiği bir durumla karşı karşıya gibiyiz. Dolayısıyla burada bizim soracağımız ilk soru, şu anda Türkiye’de üniversitenin hem devletle irtibat içerisinde hem de milletle irtibat içerisinde nerede durduğu hususu.




Makalenin devamını okumak için Abone Olun