Sanatta Azmak: Gösteri, Metalaşma ve Meşruiyet Kaybı

Oktay Taftalı

Oktay Taftalı



TDK sözlüğünde azmak ismi, dere yatağından taşarak biriken su anlamına geliyor. Azmak fiili ile şeyin kendi mecrasından çıkmasıyla baş gösteren bir taşkınlık durumunu ifade ediyoruz. Bu, ilk bakışta sanat üzerine geliştirilen düşünce dizini içinde yer alması uygun olmayan, sert ve tutucu (püriten) bir sözcük gibi görünebilir. Ancak burada azmak sözcüğünü, “demode” bir sanat anlayışı üzerinden hiyerarşik bir ayrım oluşturmak ya da sanata dışarıdan ahlâkçı birtakım dayatmalarda bulunmak amacıyla kullanmıyoruz. Burada “azmak” fiili ile anlatılmak istenen, sanatın özgürlüğünü genişletmesi değil; bizzat özgürlük fikrinin kendi varlığını meşrulaştırma yükümlülüğünden “sıyrılıp çıkma” eğilimidir. Başka bir deyişle mesele, sanatın kuralları çiğnemesi değil; artık neden ve ne adına çiğnediğini ve veya çiğnemediğini gerekçelendirme ihtiyacı duymamasıdır. Bunu bir tür teorisizleşme olarak da anlayabiliriz. Oysa şöyle diyordu Brecht: “Pratikte adım adım yol almak gerekir ancak teori, tüm bir yolculuğu içermelidir.”1 Sanat pratiği, bireysel bir uygulama olabilir ancak sanatın genel eğilimi, varlığı bütünlüğü içinde kavramaktır ve bu eğilim onun hem teorisinde hem de pedagojisinde gerçekleşir. 

Sanat tarihinde yerleşmiş biçimlerin kırılması, geleneksel estetik ölçütlerin yadsınması ve daha önce sanatın dışında görülen nesne, veri, deneyim ve tasarımların sanat alanına dahil edilmesi olağandır. Sanatın tarihini yalnızca kurallara uyan eserlerin tarihi olarak düşünmek zaten mümkün değildir. Yenilik, çoğu zaman yerleşik biçimlerin aşılmasıyla ortaya çıkmıştır. Ancak biçimsel ya da düşünsel sınırların aşılması ile farklı niteliklerin aritmetik işleme tâbi tutulması aynı şey değildir. Başka bir deyişle: Sanatta güzellik ile gelişigüzellik aynı şey değildir. Dolayısıyla bir sınırı aşmak, o sınırın neden aşıldığına ilişkin gerekçeyi ortadan kaldırmaz.




Makalenin devamını okumak için Abone Olun





Yazar