Müşâhede yoluyla bir bilginin ortaya çıkıp çıkmadığı önemli bir tartışma konusudur. Müşâhedenin öznel bir tecrübeden ibaret olduğunu, bir farkındalık oluşturduğunu, lakin iş bunun ifadesine geldiğinde mevcut kavramsal çerçevenin belirleyici olduğunu savunanlar ekseriyettedir. Hatta tecrübenin umulduğu ölçüde “saf” (kavramsal dolayımlardan ârî) olmadığını iddia edenler de vardır. Dolayısıyla müşâhedenin ya da müşâhede vasıtasıyla temas edilenin mahiyeti nazarî bilginin dışında kalıyor görünmektedir. Bu yazının başlığındaki soru, bu anlamıyla müşâhedenin mahiyetini açıklamayı ve açmayı hedeflemiyor. Müşâhedenin ortaya çıktığı sahnenin çerçevesini kavramlardan hareketle tasvir etmeye çalışıyor.
Bilindiği gibi nazarî bilgi kavramlara ve yargılara dayanır. Kavranılan (tasavvurât) veya yargılar (tasdikât) vasıtasıyla idrâk edilen zihinde varlık kazanır. Bu tür zihnî içeriklerin peydâ olmasında kavramların mı yoksa yargıların mı öncelikli olduğu ayrı bir tartışma konusu olagelmiştir. Bu tartışma yazımızın kapsamı dışındadır.
İster kavramlardan ister yargılardan söz edelim zihnî cihetten bahsedilen içerikler bir birlik verme fiili ile kâimdirler. Algı nesnelerini idrâk etmemize vesile olan kavramlar, hissî malzeme ile çakıştırabilecek hayalleri inşâ etme kurallarının birliği olarak olguları ve durumları idrâk etmemizi sağlayan yargılar ise kavramları basit bir birlik içerisinde bir arada tutmak üzerinden varlık kazanırlar. Burada önemli olan soru, surî açıdan birlik verilenin çokluğunun kaynağının ne olduğudur. Zihnî cihetten birlik, birdir ve basittir. Kavramların ve yargıların çokluğu ise bu itibarla birlik verilen hissî malzemeden (ve bu malzemeye dayanan hayallerden) geliyor görünmektedir. Bunu basit bir örnekle açmaya çalışalım. Diyelim ki iki farklı yargıyı aşağıdaki lafızlarla dile getirdik: