Açık Oturum: Nazar ve Müşâhede

Teklif

Teklif



Çitil: Sevgili arkadaşlar, hoş geldiniz. 26. sayının açık oturumunu başlatıyorum. Nazar ve müşâhede teması etrafında konuşacağız. Çok geniş bir tema, nasıl içinden çıkacağımızı, nereyle sınırlayacağımızı birazdan göreceğiz inşallah. Şöyle başlayabiliriz: Derdimiz, yine hakikat; hakikate ilişkin yakînî bilgiye nasıl ulaşılabileceği… Şunu unutmamak lazım ki ortada insanlık ve insanlığın hakikatle nasıl irtibat kuracağı meselesi var. Genel anlamda bu durum zaten nazar ve müşâhede bağlamında tartışma konusu olabilir ama bizim için bir de nübüvvet bahsi var; Nebi aleyhisselam üzerinden temas ettiğimiz bir gerçeklik var. Cürcânî’nin o meşhur dörtlü tasnifini kullanabiliriz diye düşündüm. Eğer birisi nazar ve istidlâl yöntemiyle uğraşıyorsa ve bunu bir dinin şeriatına uygun olarak yapıyorsa —ki bu bizim için İslam dini oluyor— mütekellim; uymuyorsa meşşâî filozof oluyor. Riyazet ve mücâhede yöntemiyle o dinin şeriatı dahilinde meşgul oluyorsa sûfî, yoksa işrâkî filozof oluyor. Şunu demek istiyorum: Tartışmayı genelde insanlık açısından ve tüm bilimlerle ilişkisi içerisinde yapmak da mümkün, kendi dinimizle, nübüvvetle irtibatımız içerisinde yapmak da... İkisi aynı şey değil, belki bunları ayrı ayrı ele alabiliriz diye düşünüyorum. Önce müşâhede ile ilgili birkaç şey söyleyeceğim sonra da istidlâl ile ilgili... Müşâhede söz konusu olduğunda düzeylerden bahsediyoruz. Daha Yeni Platoncu bir çerçevede nefsin mertebeleri, tecrübelerin mertebeleri var; göz düzeyinde, kalp düzeyinde, ruh düzeyinde, (…) müşâhededen bahsediyoruz. Ama genellikle konu felsefe olduğunda, örnek olarak klasik felsefeyi Aristoteles üzerinden, modern felsefeyi Kant sonrasından ele aldığımızda, mesele akıl ve göz düzeyinde kalıyor. Onların tartışmaları daha üst düzeylere hiç çıkmıyor, bunlar hakkında hiç konuşmuyorlar. Kastım şu: Mesela Aristoteles’te istidlâlî ve nazarî düşünce yok mu? Var. Kendisi mantığın kurucusu; mantık ilkelerinin esasında bir şey söylendiğinde bununla beraber neyin söylenebileceğinin, bilinenden bilinmeyene nasıl geçileceğinin usûlünü geliştirmiş. Peki müşâhede yok mu? Aklî sezgi, görü anlamında var. Müşâhedeyi burhanî öncüllerin temellendirilmesinde kullanıyor.

Fazlıoğlu: “Episteme”yi değil de “sophos”u veriyor.

Çitil: Evet ama bunu şunun için söylüyorum; müşâhede yok değil ancak ilgi alanı bu dünyayla, tabiatla sınırlı. Çağdaş felsefede de mantık var. Fakat orada tartışılması gereken, birazdan da değineceğim gibi, klasik mantığın esasları dahi tartışmaya açılarak çok daha farklı istidlâlî yöntemler geliştiriliyor. Bir de çağdaş felsefede gözlem boyutu bir tarafa bırakılırsa fenomenoloji ayrı bir yöntem olarak Husserl ve sonrasında geliştiriliyor. Orada da bir tür yakînî bilgiye ulaşma amacıyla fenomenolojik yöntemin tasavvufu taklit etmesinden bahsedebiliyoruz. Ama ilgisi yine hissî tecrübeye yönelik. Tasavvufa gelirsek felsefeyi bir kenara bıraktığımızda keşfü’l–mahcûb çıkıyor karşımıza; perdelerin kalkması, açılması çıkıyor. Muhâdara, mükâşefe, müşâhede gibi seviyelerden bahsediyoruz. Müşâhedenin ru’yet ile farkından bahsediliyor. Böyle tartışmalar da var ama dediğim gibi bunun arka planındaki ontoloji ve metafizik çok ağır eleştirildiği için, onun meşruiyeti veya kabul edilebilirliği konusunda sıkıntılar bulunuyor; bunları da konuşmamız gerekiyor. Belki konuşulabilecek bir başka nokta da şu: Birisi belli davranışlar sergileyerek, bizim dinimizde nebiyi taklit ederek veya başkalarında başka türlü eylemlerde bulunarak kendisini bir tür tecrübeye açabiliyor. Belli bir mertebe kazanmaya, belli bir hâle ermeye çalışıyor. Bu durumda “farklı usûlllerle edinilen tecrübe bir ve aynı mıdır, evrensel midir?” tartışması var. Bu çok ciddi bir mesele. Diyelim ki bu tecrübeler o yolda ediniliyor ve bunlar evrensel fakat o tecrübenin yorumlandığı gelenekler farklı olduğunda farklı yorumlarla karşılaştığımızı da fark ediyoruz. Bir Budist’in yaşama bakışıyla bir Müslüman mutasavvıfın bakışı aynı değil. “Aynı düzeyden mi bahsediyoruz, daha ileri düzeyler birinde var diğerinde yok mu?” minvalinde tartışmalar yapılıyor. Bu durum beraberinde usûl tartışmasını da getiriyor. Müşâhedede, mükâşefede acaba usûl var mıdır? Belli bir usûl izleyen hedefine ulaşır mı? Hatta müşâhedeyi talep etmeyenin ulaştığı yönünde tam tersine tartışmalar da mevcut. Felsefî açıdan da, tasavvufî açıdan da, kelâmî açıdan da bakarsak çok geniş ve kapsamlı bir tartışma… İstidlâle geldiğimizde ise günümüzde, biraz önce de söylemeye çalıştığım üzere, bugün o yöntemi bilinenden hareketle bilinmeyeni bilmek şeklinde tanımlamıyoruz. İstidlâl yöntemi, nesne inşâ etme yöntemine dönüşmüş vaziyette; matematik bu şekilde anlaşılıyor. Üstelik klasik olmayan mantıklar geliştirilmiş durumda ve bunun çerçevesinde yepyeni bir varlık tasavvuru oluşturulmaya çalışılıyor. Dolayısıyla bugünkü konularımız yoğun. Belki de yine şu soruyu da açmak lazım: Bugün biz tüm bu kapsamlı arka plana sahip nazar ve müşâhede konusunu niye konuşuyoruz? Bundan muradımız nedir? Belki bunu söyleyerek başlayabiliriz.




Makalenin devamını okumak için Abone Olun