İbn Sînâ’nın öğrencisi filozof Ebû Nasr Nesevî, H. 473/M. 1080–1081 yılında matematikçi–filozof Ömer Hayyâm’a bir mektup yazar.1 Nesevî, mektubunda Hayyâm’a, iki konuda tek bir soru sorar: Âlem’in, bahusus insanın yaratılmasında ve insanın ibâdetlerle mükellef kılınmasında Tanrı Teâlâ’nın hikmeti nedir? Nesevî, akabinde, Hayyâm’ı öven beyitlerinde iki meseleyi sırasıyla tekvin ve teklif olarak kavramsallaştırır ve her iki meseledeki hikmetin, verilecek burhânî cevapların herhangi bir niçin sorusuna gerek duymayacak şekilde tespit edilmesini talep eder. Hayyâm cevabına geçmeden önce, her iki meselenin çözümünün, nazarî hikmet için zor konulardan olduğunu; bu nedenle, yanıt vermeye çalışanların, kullandıkları yöntemler nedeniyle pek çok öbeğe ayrıldığını belirtir. Tam da bu gerekçeyle, Hayyâm’a göre, bu iki mesele, metafiziğin (el–ilm el–aʽlâ, el–hikmet el–ûlâ) en üst konularındandır. Yalnızca filozofların değil, kelamcıların (mutekellimûn) da bu iki konudaki görüşleri de birbirinden oldukça farklıdır.
Yazıya bu şekilde bir giriş yapmamızın nedeni, son derece basittir: Mekân–zaman sahnesinde, ister bir olgu ister bir olay olsun, herhangi bir ϰ, diğer ϰler ile birlikte bir ilişki ağı içinde varlığa gelir; var–olur; var–oluşur. Bahse konu ϰ, bir kişi olarak alınırsa, benzer şekilde, beşerî yönüyle, sahnede, tabiatta, yeri, işlevleri ve ilişkileriyle top–yekûn bir ilişki ağı içinde varlığa gelmesinin yanında, insânî yönüyle, içinde soluklandığı anlam–değer dünyasında yani, kültürde, tarihte, hayatta yine yeri, işlevleri ve ilişkileriyle top–yekûn bir irtibât dizgesi içinde varlığını sürdürür. Tabiat–ile–Hayat olarak çerçeveleyebileceğimiz, kişinin varlık sürdüğü sahnedeki bu kesit, hem beşerî hem de insânî yönlerine ilişkin, felsefe–bilim tarihinin şahitlik ettiği üzere, ister maddî (eman) ister manevî (îman) olsun, neredeyse hem sorularla hem de sorunlarla bezenmiştir. İnsan, tüm bu hem sorunların ve hem de soruların, türü ne olursa olsun, ancak ve ancak bilgiye dönüştürerek yanıtlarını ve çarelerini bulabilir.