İnsanoğlunun aslî meseleleri vardır, bunların etrafında ise sayısız küçük mesele kümelenir. Aslî meseleler; özünde geçmiş, şimdi ve geleceğe taalluk eder. Daha küçük meseleler ise büyük meselelere bağlı olarak bilimler içinde yer tutar. Dolayısıyla önce kök meselelere işaret edip ardından bilimlerin meselelerine işaret etmek gerekir ve nihayetinde ikisi arasındaki irtibatın yönüne dikkat çekmek uygun olur.
Kök meselelerin ilkini “geçmiş meselesi” olarak adlandırabiliriz. Nereden geliyoruz ve hangi ilkeye dayanıyoruz? İnsanın kendi geçmişi, hâlâ derin ve canlı bir tartışma alanıdır. Çünkü asıl mesele, evrenin fiziksel bir tarihinin veya insanın biyolojik gelişiminin bir hikâyesini anlatabilmek değil; insanın insan olarak varoluşunun açıklanabilmesidir.
Günümüzde bu soruya verilen cevapların önemli bir kısmı evrenin başlangıcını açıklamaya yönelen kozmolojik teorilerden gelmektedir. Burada evrenin nereden geldiği, nasıl işlediği ve nereye doğru gittiği sorularına verilen cevapların, insanın kendisine ve geleceğine dâir bir anlam üretebileceği varsayılmaktadır. Bu nedenledir ki gerçekte Big Bang teorisi, parçacık deneyleri, galaksilerin sayısı ve kara delikler gibi fizikçilerin ve astronomların uğraş alanları olsa da çok daha fazlasıyla filozofların ve din adamlarının dikkatini çeker, dinî tartışmaların ve anlam arayışlarının merkezine yerleşir. Kozmoloji merkezli bu çabalar, insanın evren hakkındaki verisini çoğaltır ancak insanın kendisine dâir anlamı derinleştirme rolünü yerine getiremez. Bilimsel araştırmaların verileri çoğaltma yanında insanın hayret duygusunu artırdığı ve insanı daha mütevazi bir alana çektiği de söylenebilir.
Benzer bir durum, insanın mebdesini biyoloji üzerinden açıklamaya çalışan yaklaşımlarda da görülür. Burada insan, fâil ve gaye fikrinden arındırılmış nedensel süreçlerin bir ürünü olarak tasavvur edilir. Buna göre doğa, amaçsız bir işleyiştir; insan, bu işleyiş içinde hayatta kalma, uyum sağlama ve üstün gelme mücadelesinin bir parçasıdır. Fâil nedenin dışlanması bilgi, irade ve kudret sahibi bir ilkenin varlıktan çıkarılması anlamına gelir. Gaye nedenin elenmesi ise varlığın baştan sona tesadüfler olarak düşünülmesini gerektirir. Bu durumda insan da “hayatta kalmak”, “tahakküm kurmak” ve “galebe çalmak” gibi dar ufuklara sıkışır.
Geçmiş meselesi, ne evren ne de insan tarihinin aydınlatılmasıyla çözümlenebilecek bir meseledir. Çünkü burada düşüncemiz, bazı temel güçlüklerle karşılaşır: İlkenin varlığı, özellikleri, mahiyeti, mükemmel özellikleri içeren ilke ile çok sayıda kötülük içeren evren arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağı bu güçlüklerin bir kısmıdır. İnsanın bizâtihi kendi geçmişi de aynı güçlüklere gebedir. Kalû belâ, ervâh–ı ezel ya da cennette yaratılış gibi, isimler değişse de sorunun özü olan insanın neliği meselesi bâkîdir. Öyleyse insan ve evrenin hem dikey ontolojik hiyerarşideki yeri hem yatay zaman sahnesindeki tarihi, geçip gitmiş bir zaman değil; insanın aslî meselesinin bir parçasıdır.
İnsanın ikinci kök meselesi, içinde bulunduğu hayatın nasıl anlamlı ve huzurlu kılınacağı meselesidir. İnsanın “şimdi ve burada” oluş hâli, geçmiş ile gelecek arasındadır; arada bir varlık olarak insanın dünyadaki durumu da bir berzah veya araf durumudur. Şimdi, zorunlu bir şekilde geçmişin yüklerini ve geleceğin umutlarını taşır. Geçmişte neyin belirlendiği ve gelecekte neyin umulduğu, insanın bu aradalığında ne yapacağı sorusuyla bağlantılıdır. Bu nedenle hangi inançlar ve hangi ameller mutluluğa götürür, hangileri bunun tersine sürükler? İçinde bulunduğumuz anda anlamlı olan huylar ve tercihler; hukuk, siyaset, ahlâk, doğa tasavvuru ve ideolojiler bu “şimdi”de insanın karşısına çıkan meselelerin ana akslarını oluşturur.
Geçmişi ve geleceği dikkate almayan şimdi tasavvurları, insanı kapalı bir şimdiye mahkûm eder. Geçmişi ve geleceği olmayan bir şimdi ise kaçınılmaz olarak karamsar bir şimdidir. Bu nedenle insanı yalnızca doğa içre bir varlık olarak ele alan, doğayla uyumu nihaî ölçüt haline getiren yaklaşımların Müslüman düşünce tarafından ilgi çekici bulunmaması şaşırtıcı değildir. Metafizik anlam ufkunu canlı tutan tasavvufî şiir geleneğinde kalu bela, bezm–i elest, ezel, aşk gibi imgeler etrafında şekillenen derin bir neşve dikkat çeker. Çünkü bu şiir geleneğinde insan, yalnızca bulunduğu an ile değil; geçmiş ve geleceği kuşatan aşkın bir anlamla ilişki içindedir. Buna mukabil anlam ufkunu dünya ile sınırlayan şiir anlayışlarında tüm şuhluklarına ve dışa dönük canlılıklarına rağmen şiire çöken karamsar bir ton hakimdir. Benzer bir tavır İslam felsefe geleneğinde doğayla uyum fikrini merkeze alan Stoacı ahlâk yorumlarına ya da modern dönemde doğayı yücelten bazı yerli dinî–ahlâkî eğilimlere yönelik değerlendirmelerde de görülür. Bu tür yaklaşımlar insanı doğanın ve biyolojik canlılığın sınırları içinde tutan dünyevî çerçeveler olarak değerlendirilmiş, insanı aşkın bir anlam ufkuna taşıma imkânlarının sınırlı olduğu düşünülmüştür.
Gençlik yıllarımda Kızılderililerin hayatını doğayla uyum içinde tasvir eden bir kitap okumuştum. Kitap bende büyük bir ilgi uyandırsa da bu anlatıya doğa içinde mahpus kalmışlık ve kıstırılmışlık duygusunun eşlik ettiği bir karamsarlığı da derinden hissetmiştim. Doğanın bu kadar yüceltilmesi bana ne anlam arayışını derinleştiren bir ufuk ne de insânî bir medeniyet idealini besleyen bir imkân olarak görünmedi. Topraklarını ele geçiren sömürgecilerin tahakküm arzusuyla tetiklenen davranışlarını anlayamamanın da bununla bir ilgisi olduğunu düşünüyorum. Çünkü kanaatime göre insanın bütünüyle doğanın ritimlerine tâbi, doğanın bir parçası olarak tasavvur edilmesi, geçmiş ve geleceğin doğanın döngüsüne indirgenmesi ve kutsallığın aşkın bir ilkeye yönelmekten ziyade tabiata içkin bir düzene bağlanması, insanı fizik ufkunun dışına çıkarmakta yetersiz kalmaktadır.
Günümüzde ise bu kez bunun tersine savrulan başka bir kırılmayla karşı karşıyayız. Bedenden, doğadan ve doğaüstünden bağımsızlaştırılan mutlak bir insan tasavvuru, anlamı insanın kendi içine kapatarak tüketim, haz, başarı, tahakküm gibi dar ve basit tatmin alanlarına yöneltmektedir. Böylece doğa içre insan tasavvurunda hissedilen karamsarlık, bu kez insanın insana mahpus kaldığı daha derin bir karamsarlığa ve insan içre insan şeklinde daha büyük bir karanlığa dönüşmektedir.
İnsanın ikinci büyük meselesinin “şimdi” olması süren hayatın ve toplumsal düzenin tabiatıyla ilgili birçok ikincil meseleyi doğurur. Tek başımıza yaşamıyoruz, başkalarıyla birlikte yaşıyoruz. Şimdiyi yaşamıyoruz, şimdiyi geçmişle birlikte yaşıyoruz. Bu nedenle hem ferdiyetimizin hem bunun vasatı olan toplumun tekâmülü, burayı ve şimdiyi nasıl düzenleyeceğimiz meselesine bağlanır. Bu noktada zamanımızın nizam–ı âlemi salt aklî ve bilimsel bir mesele olmanın ötesine geçer. İçinde ilkenin müdahil olduğu, tarihi tecrübenin, geçmiş ve geleceğin iç içe geçtiği bir hayat organizasyonuna dönüşür. Akıl, zorunlu olanı ve imkânsız olanı bilebilir fakat hayatın sayısız mümkün yolu ve çok katmanlı tarihsel tecrübeleri arasından insanı düzen içinde yaşamaya ve mutluluğa götürecek yolu tek başına tayin edemez. Zira her toplum, tarihsel tecrübelerin ve toplumsal haberlerin zemininde inşa edilir.
İşte bu noktada peygamberler tarihi şimdinin önemli bir meselesi haline gelir. Çünkü peygamber, hem ontolojik dikey bir hiyerarşinin hem yatay zamansal tarihteki bir geleneğin üyesidir. Dolayısıyla nebinin haberi her halükârda yatay ve dikey olarak ötedendir. Peygamber zorunlu veya imkânsız olanı değil, mümkün olanlar arasından hangi inançların, hangi amellerin ve hangi hayat tarzlarının insanı kemâle ve saadete taşıyacağını bildirir. Bu yönüyle peygamberlik, sadece geçmişe ait tarihsel bir olgu değildir; geleneği, tarihsel tecrübeyi ve aşkın anlamı bugüne getiren bir “şimdi” meselesidir. Özetle insanın içinde bulunduğu hâle dâir en temel mesele, hangi inançlar ve hangi amellerin onu mutluluğa götürdüğü, hangilerinin ise bunun tam tersine sürüklediğidir.
İnsanın üçüncü ve belki de en meçhul meselesi gelecektir. Ölümden sonra insanı bekleyen gelecekte hayata dönüş fikri bu dönüşün keyfiyeti ve mutluluk ya da mutsuzluğun nasıl tecrübe edileceği, insanın anlam ufkunu doğrudan belirler. Kendisini bütünüyle maddeyle sınırlayan bir insan tasavvurunun geleceğe dâir sahici bir anlam inşa etmekte zorlanması bu noktada ciddi bir açmazdır. Bu açmazın örneklerinden biri sıkça gördüğümüz “Büyük x’i ölüm yıldönümünde bir yürüyüşle anıyoruz” pankartlarında tezahür ediyor. Ancak “hatıralarda yaşamak” fikri, kanaatimce geleceğin anlamlı hale getirilmesi için yeterli değildir. Bir insanın ölümünden sonra başkalarının hafızasında yaşaması, iyi bir isim ve olumlu izlenim bırakması güzel bir şeydir. “Başkasının ölümü” bizim için kısmen konforludur ancak “benim ölümüm” benim için bambaşka bir haldir. Hatıralarda yaşamak ya da başkalarındaki “ben”, bendeki benin geleceği değildir. Dolayısıyla benim ölümüm ancak ölümümden sonra başkalarının şimdisi olabilir ve bu benim mutluluğumu teminat altına alan bir anlam inşası üretemez. Bu hatırlanma, sadaka–i câriye örneğinde olduğu gibi, benim fiilimin ölümümden sonra da devam eden bir uzantısı haline geliyorsa; insan, yalnızca doğal bir varlık olarak tasavvur edildiğinde doğanın kucağında eriyip toprak olup gidiyorsa geleceğini yoklukta temellendiremez. Yokluk üzerine kurulan bir gelecek, yine derin bir karamsarlık meselesidir. Ancak insanın sürekliliğini temin eden bir gelecek anlayışı, insan anlam arayışına cevap vererek karamsarlığı kırabilir.
Gelecek ufkunun kaybedildiği durumlarda devreye giren yeryüzü cennetleri, dünyevî kurtuluş projeleri ve gelecekte ulaşılacak dünya cenneti fikri, insanın büyük meselesine sunulan sahte çözümler olarak ortaya çıkar. Ütopyalar, yeni dünyalar, sözde eşitlikçi, özgür ve müreffeh toplumlar, çağdaş muasır medeniyetler ya da insanın bu dünyada ebedileşme arzusunu besleyen benzeri projeler, cennetin yeryüzünde kurulabileceği varsayımına dayanır. Ancak görünen o ki insanı tanımayan bu tür ideolojiler, onu gerçek bir mutluluğa ulaştırmakta başarılı olamayan tasavvurlardır.
Öyleyse bu dünya içinde ebedileşme fikri, mâkûl değildir. Çünkü insan bedeni itibarıyla ölüme doğru ve ölüme kadar yaşayan bir varlıktır. Bunun ötesine geçme imkânı da ufukta görünmemektedir. Mutlak adaletin ve mutlak iyinin bu dünyada tam olarak tesis edilemeyeceği de bununla yakından ilgilidir. Bu nedenle gelecekte hayata dönüş hayatın şimdi ve nasıl yaşanacağının ayrılmaz bir parçasıdır. Dâr–ı bekā ve cennet–i huld, insana geçici bir sığınak değil; gerçek ve ebedî bir yurt vaadidir. İnsan ancak böyle bir gelecek ufku içinde hem adaleti hem mutluluğu hem de hayatın sürekliliğini yerli yerince düşünebilir.
***
İnsan türünün ve ferdinin devamlılığı meselesi, klasik bilimin nihâî amacıdır. İster geçmişe, şimdiye ve geleceğe taalluk etsin ister ilkeye, insana ve doğaya taalluk etsin tüm klasik bilim araştırmaları, insanın kalıcı olma arzusunun türevidir. Ancak hem refah ile nüfus arasındaki ters korelasyon hem bazı hayvan deneyleri, biyolojik ihtiyaçların giderilmesinin türün bekası için yeterli motivasyonu sağlamadığını göstermektedir. Buradan çıkarılabilecek ikinci sonuç ise insan türü ve ferdinin kalıcılığı meselesinin biyolojik ihtiyaçla temellendirilemeyeceğidir. Bu nedenle klasik bilimleri, insanın tür ve birey olarak varlığını mutlu bir süreklilik içinde anlamlandırma çabasının bir parçası olarak değerlendirmek gerekir. Bu bakımdan bilme faaliyeti, yalnızca merakla ya da biyolojik ve maddî refahı sağlama arzusu ile açıklanabilecek bir olgu değildir. Bilme faaliyeti, varlıkta kalma ama mutlu olarak kalma ve bu kalışı anlamlandırma ihtiyacının bir tezahürüdür. İşte bu noktada klasik bilimlerin bütününü kuşatan metafizik arka plan belirleyici hâle gelir. Çünkü insanın mutluluğu, ne olduğunu bilmesiyle değil; nasıl yaşaması gerektiğini bilmesiyle mümkündür. Doğa ve insan bilimleri ise bu arayışın maddî, toplumsal ve tarihsel zeminini kurar.
Bilimlerin tasnifi, insanın imkânlarının sınırsızlığından değil; bilakis epistemolojik sınırlarının zorunlu sonucudur. Çünkü insanın bir hamlede varlıkları bütünüyle ve nasılsalar öyle kavrama imkânı yoktur. Bu yüzden varlığı çeşitli kısımlara ayırarak belli bir kısmı konu, mesele ve ilkeler düzeninde anlamaya çalışır. Bu yüzden bilimler konu, gaye, bazen veya çeşitli nispetlerle birliğe kavuşturularak tedvin edilir. Tıpta sağlık gayesi, ahlâkta âdet, bazı ilimlerde ilâhî ilke, bazılarında ise yöntemsel izafet bu birliği sağlar. Öyleyse insan, varlığı parçalayarak bilir, tümleyerek anlar. Bu nedenle klasik bilme idealine göre parçalara ayıra ayıra inen malumat mütehassıs portresini inşa ederken tümleyerek bütüne yükselen kavrayış, filozof portresini açığa çıkarır.
***
Klasik bilim geleneğine göre bir bilimin üç parçası vardır: Konu, ilkeler ve meseleler. İlkeler, bir bilimde ispat edilmeyen fakat açık oldukları veya başka bir ilimde ispat edildikleri için kabul edilen kabullerdir; meselelerin ispatında kullanılırlar. Konu ise bilimin hakkında araştırma yaptığı şeydir. Bu nedenle klasik bilimler, konularının hâllerini ve onlara zâtî olarak ilişenleri araştırır. Meseleler de bu ilişenlerden doğar. Meseleler, araştırmada meçhul olan ve ispatı talep edilen önermeler yani bilimin düğümleridir.
Klasik bilim tikellerle değil, tümellerle ilgilenir. Tek tek olaylar ve fertler tümel önermeler aracılığıyla bilimsel araştırmanın meselesi haline gelir. Böylece tümeller, adeta tikellerin kendisinde yansıdığı birer aynaya dönüştürülür. Meselenin konusu dışta ya da zihinde bir şey olsa bile her hâlükârda tümel bir ünvanla ele alınır.
Klasik bilim geleneğinde bir bilimin konu, ilke ve mesele şeklinde üç parçadan oluştuğu ifade edilse de gerçekte bu müsamahalı bir kullanımdır. Çünkü konu ve ilkelerin bilimin parçası sayılması ancak meselelerle irtibatları sebebiyledir. “İlimlerin hakikati meselelerdir” denilmesinin sebebi de bu sebepledir. Çünkü bilim, nihayetinde ispatı talep edilen önermeler bütünüdür. Meseleler, bir bilim dalının cevap aradığı temel iddialar veya sorular olduğundan doğal olarak nazarî yani teorik olarak ispatlanabilen bir şey olmalıdırlar. “Metaller genleşir” önermesi apaçık değildir. Bu nedenle gözlem, tecrübe veya başka geçerli yollarla ispat edilebilir bir meseledir.
Klasik bilimde kritik olan bir başka şey ise her yüklemin bir mesele olmadığını tespit etmektir. Dolayısıyla X şeklindeki bir konunun tüm yüklemleri değil ancak onun özü aracılığıyla, özünün bir parçası aracılığıyla veya özüne eşit dış bir şey aracılığıyla ilişen şeyler hakikî bir mesele olabilirler. Bunun dışındaki uzak ilişenler ise bilimin meselesi olmaz. Bu nedenle mesele, klasik bilimi genişletmez; daha çok derinleştirir. Çünkü daha baştan tanımladığı konuya, konunun parçalarına ait olmayanı dışarıda bırakır.
Bir ilimde meselelerin azlığı onu bilim olmaktan çıkarmadığı gibi meselelerin çokluğu da ona bilim payesi verdirmez. Bilimin meselelerini bütünlüklü bir şekilde bir arada tutan bu meselelerin birbiriyle nasıl ilişkilendiğini gösteren birlik yönüdür. Bu nedenle klasik ilim geleneği bilimi ister hakikî olsun ister itibarî olsun aralarında bir ilişki ve uyumluluk bulunan bir tedvin olarak görür. Bu nedenle meseleler arasındaki ilişki, farklı zeminlerde kurulabilir: Ortak konu, itibarî birliktelik, tür birlikteliği ya da ortak gaye... Her hâlükârda meseleler, aynı birlik yönünün etrafında tertibe konu olur. Böylece her bilim, kendi meselelerini kendi iç düzeniyle bir arada tutar.
***
Klasik bilimlerin teknik meseleleri hakkında elbette daha fazla şey söylenebilir. Fakat yazının başından beri izini sürdüğüm asıl problem, insanın kök meseleleri ile insan ve doğayı parçalı bir şekilde inceleyen klasik bilimlerin meseleleri arasında bir irtibat kurulup kurulamayacağıdır. Eğer bir irtibat kurulabilecekse bu irtibatın istikametinin tüm bilimleri bütünlüklü ve anlamlı bir şekilde bütünleyecek bir şekilde olması gerekir. Dolayısıyla klasik bilimlerin iki yönlü olduğu söylenebilir. Metafiziğin insanın nereden, nerede ve nereye gittiğini anlamlandırması ve bütünlemesi beklenir. Bekâ ve süreklilik arayışı da bu üç ufkun arasındaki gerilimi temsil eder. Bilimler, bu büyük gerilimi doğrudan çözmez fakat onun maddî, tarihî, toplumsal ve tikel zeminini kurar. Bu bakımdan bilimsel bilgi, insanın büyük meselelerinin yerine geçecek bir “asıl” değil, o büyük meselelerin altını gerçeklikle dolduran “tâlî” bir imkândır.
Burada asıl sorun, bilimlerin sınırlı ve yerel meselelerinin insanın kök meselelerine irca edilmeden kendi başına asıl mesele gibi takdim edilmesinde ortaya çıkar. Böyle bir durumda parça bütünün; tâli olan aslî olanın yerine ikame edilir. Bilimin meselelerinin kök meselelere irca edilmeksizin ideolojik tercihler doğrultusunda aslî mesele haline getirilmesi bu ikamenin temel yanılgısıdır. Buna bağlı olarak bilim, anlam ve değer tayin etme görevini üstlenmeye zorlanır; insanın geçmiş, şimdi, gelecek ekseninde kurduğu bütünlüklü bakış parçalanır. Bilim, belirli yöntemler çerçevesinde insana ve doğaya ilişkin bilgi üretme faaliyetidir; ona anlam verme ve insan hayatının bütününe rehberlik etme gibi görevler yüklemek kendi doğasının ötesine taşımaktır.
Sonuçta insanın ihtiyacı; kök meseleleri canlı tutan, bilimlerin tikel ve sınırlı meselelerini de bu kök meselelerin altını dolduran ve sağlam bir zemin hâline getiren bütünlüklü bir dünya görüşüdür. İnsan ancak böyle bir çerçeve içinde geçmişini anlamlı kılar, şimdisini yaşar ve geleceğini sahih bir ufka bağlar; türün ve ferdin bekası belli zaman ve mekân boyutlarını aşarak ebede yayılabilir.