Bildiğimiz dünyadaki siyasetin dengeleri yetmişlerde neoliberal dönemde kurgulanmıştı. Savaş sonrası dönemin rafine edilmiş hali olarak ekonomik olanın öncelik kazandığı ve siyâsî iradenin güvensizlik kaynağı olarak kodlandığı yeni bir denge oluşmuştu. Yeni yüzyılın başındaki ekonomik kriz anlarında ve sonradan sıklaşan pandemi gibi diğer krizlerde siyâsî iradeden medet umanlar aslında siyâsî olanın tekrar kendini göstermesine neden oldular. Küresel ekonomik dünyada siyâsî iradenin bu kadar belirleyici olması bazılarına azgınlık gibi gelse de hikâyenin başına döndüğümüzde değişimin ne kadar yapısal ve doğal olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Bugün siyasetin azgınlığından dem vuranlar, hikâyeyi eksizsiz anlatabilirsek, siyâsî olanın sadece fâş olduğunu kavrayabilirler.
Modern endüstri devriminin yarattığı olağanüstü teknolojik güçlerin, sömürgecilik yoluyla kendilerini besleme imkânlarının sınırına ulaştıklarında kendi içlerinde bir hesaplaşmaya gitmeleri kaçınılmazdı. Endüstrileşme yarışına en son katılan ama dizel teknolojisiyle buharlıdan daha güçlü üretim mekanizmaları kuran Almanya’nın hesaplaşma arzusu, Birinci Dünya Savaşı’na yol açmıştı. Savaş sonrasında ise son sömürgelerini Osmanlı Devleti’nin enerji kaynaklarına el koyarak ele geçirenler, savaşın olmadığı uluslararası bir siyaset ortamı yaratmaya çalıştı. Statükoyu korumak amacıyla oluşturulan Milletler Cemiyeti ve sonrasında Birleşmiş Milletler gibi örgütler aslında jus belli’yi yani savaş hakkını tekellerine alarak görünmez kıldılar. Oysa fiilî politik hayatta olan uluslararası sistemin kriminalleşmesi ve Westfalya sonrasında kurgulandığı gibi politik olarak saygı gösterilmesi gereken hukukî haklara sahip düşmanın insanlık dışılaştırılması olmuştur.