Havâssa kemâlinin eserlerini müşâhede yoluyla kendilerinden kurtulmayı nasip ettin
ve kadim inayetinin kemaliyle,
onları Sen’in dışındakilere yönelmek vahşetinden muhafaza ettin.
Bir taifeyi de bu eserlerin müşâhedesi yoluyla mazharlarla meşgul eyleyip
onlara kendilerinden kurtulmayı lütfetmedin.
Allah onunla birçok kimseyi dalâlete, birçok kimseyi de hidayete sevk eder.
Mezâhir,
Mısır’ın Nil’i gibi,
Mahbûblara su, mahcûblara belâdır.1
Aklımız ermeye ve artık dünyayla ilgili sorular sormaya başladığımızda birçok sorunun cevabını aklımız erene değin zaten telkin edilmiş buluyoruz. Nereden geldiğimiz, nerede olduğumuz, burada bizden ne beklendiği, nereye gittiğimiz gibi en aslî sorular cevaplarıyla birlikte kendilerini takdim ediyor zihnimize. Şayet Hayy b. Yakzân gibi bir adada değilsek ve gerçeklikle dil, kültür, hafıza gibi öğelerden bağımsız, çıplak bir şekilde yüz yüze gelmemişsek bu büyük sorulara cevap arayışımız evvelemirde hafızamızda kendisini gösteren cevapları tahkik suretinde ortaya çıkıyor. “Nereden geldim?” sorusu, bir Müslüman için doğrudan doğruya “Benim ve âlemin bir yaratıcısı var mı? Şayet varsa bu yaratıcı benim inandığım Allah mıdır?” şekline tercüme edilerek gelenek içi bir sorgulama biçimine evriliyor. Aynı soru evrenin kendiliğinden meydana geldiği şeklinde bir cevapla büyüyen biri için, bu kez “Benim ve evrenin kendiliğinden meydana geldiği öne sürülebilir mi? Şayet böyle ise evrenin kendiliğinden meydana gelmesi nasıl gerçekleşti?” şekline tercüme ediliyor. Bu tahkik arayışının neticesinde bir Müslüman, âlemin kendiliğinden meydana geldiğine Müslüman olmayan diğeri ise âlemin yaratıldığı neticesine ulaşabilir ama aksi de olabilir ve her ikisi de yaratılmış olma ve kendiliğinden meydana gelme fikrini teyit edecek bir tahkike ulaşabilir. İster Hayy gibi bir adada her türlü gelenekten bağımsız bir şekilde yaşayalım isterse bir dil, toplum, gelenek ve hafıza içinde büyümüş olalım, bir kez akıl sahibi varlıklar olarak dünyaya gelmiş olmamızın bize yüklediği en büyük sorumluluk, bu büyük sorularla ilgili bir tahkike ulaşmaktır. Böyle bir tahkikten yoksun bir şekilde ne niçin yaşadığımızı ne de niçin başka türlü değil de bu türlü yaşadığımızı kendimiz için anlamlı bir şekilde izah edemeyiz. Tahkik çabası, en temelde bu büyük soruların cevaplarıyla ilgili bir hakikate ulaşma arzusuyla ilgilidir. En sıradan insan da en büyük bilge de bu arzuyu tatmin edecek bir cevap, bir ses, bir işaret için yanıp tutuşur. Nazar ve müşâhede, daha doğru bir tabirle nazar ve tasfiye/tahliye/mücâhede yöntemleri, bu arzuyu tatmin edecek cevaplara erişmenin iki yolu olarak kendisini takdim eder.