Klasik felsefenin müştereken dile getirilen en önemli cümlelerinden biri, insanın doğası gereği diğer canlılardan daha medenî olduğudur (zoon politikon). Ancak felsefenin müşterek önemli iddialarından bir diğeri, insanın kendisini tanıması (men arefe nefsehu: gnôthi seautón) gerektiğidir. Bu iki cümle arasındaki gerilim de insanın hakikat yolculuğunun bir yandan zemini bir yandan çelişkisidir.
Hakikatin temsili bakımından toplum ve fert ilişkileri, felsefe tarihinin önemli meselelerinden biridir. Toplum türün ve ferdin biyolojik devamlılığı için zemin iken nefsin kemali için problemli bir zemindir. Bu yazıda insan türü için elverişli zeminin fert için nasıl müşkil haline geldiğine odaklanacağım. Bu nedenle de asıl amacım, felsefe, özellikle İslam felsefesi, tarihi boyunca yalnız, münzevî ve ayrıksı tiplerin karakterlerini tahlil etmektir.
Her bir filozofun yalnız tipini tahlil etmek onun insanın mutluluğuna ilişkin projesinin bir kısmını açığa çıkarır. İnsanın mutluluğunu inşa eden yolculuk bireysel midir, toplumsal mıdır, aklî midir, vahye gerek var mıdır? İnsan doğası gereği nerede yaşar? Seçkin bireyler için hakikate ulaşma ile toplumsal kalabalıkların hakikate ulaşma imkânları ve yeterlikleri aynı mıdır? Sorular çoğaltılabilir, cevaplar da çoktur… Burada ben, yalnız tiplerini bu soruları dikkate sunmak bakımından ele alacağım. Ancak bu tür soruları tartışmaya imkân vermekle birlikte filozofların başarısızlıklarını itiraf ettikleri bir noktada başka bir yalnızın da hikâyesini yazının sonuna ele alacağım.