İnsanlık, günümüzde çok katmanlı bir krizle karşı karşıya... İklim ve çevre felaketlerinden işsizlik ve fakirliğe, muhtelif türde şiddet biçimlerinin yaygınlaşmasından dünya ölçeğinde yükselen savaş tehdidine, göçmenliğin kışkırttığı ayrımcılıktan teknolojinin beraberinde getirdiği muhtelif meydan okumalara, hakikate ilgisizlik kalmaktan hazları her şeye öncelemeye, meşru bir otorite tanımama başıboşluğundan her yapabildiğini sonunu düşünmeden yapma eğilimine, […] büyük bir sorun yumağı karşımızda duruyor.
Sorunlar, etrafımızı dağılmayan koyu bir sis, kafamızda dönüp dolaşan gri bir bulut gibi... Öte yandan bu sorunların birine, birkaçına ya da bulabilmişsek kökenine temas etmek, çözüm için girişimde bulunmak üzere elimizi uzattığımızda tıpkı elimizi geri sıçratan kuvvetli bir akıntı ile karşı karşıya kalıyoruz. Özetkili (proaktif) biçimde sorunlara yönelmektense karşımıza çıkan problemlerle tepkisel (reaktif) biçimde meşgul oluyoruz. Bir nevi kendimizi oyalıyoruz.
Gelmiş geçmiş tüm medeniyetler vücûda geldikleri tarihsel arka planda karşılaştıkları sorunlara çözümler önermek durumunda kalmışlar ve insanlığı bazı temel sorulara cevap verecek şekilde varlık sahnesinde konumlandırma yoluna gitmişler.
Son iki yüzyılda insanlığın perspektifini büyük oranda belirleyen Kantçı konumlandırmanın insanlığa tavsiye ettiği iki unsur —“bilimler ve teknoloji üzerinden fâil olma gayreti” ve “sorunları çözme gayreti ile insanları amaç olarak gözetmek üzerinden fâil olma çabası”— maalesef uygulamada çatışıyor ve sorunları artırıyor. Bunun en temel nedeni, geliştirilen teknolojilerin kapitalizmin emrinde bir kesimin zenginleşmesi ve bir başka kesimin sömürülmesi için kullanılması. Teknoloji bu itibarla çözdüğünden fazla sorun üretiyormuş gibi görünüyor.