Halvet

Şebâhbeddin Sühreverdî

Şebâhbeddin Sühreverdî



Sûfiler, kırk gün çilehâneye girmekle diğer zamanlarda peşine düşmedikleri özel bir şeyi arıyor değillerdir. Ancak onlar, nefsin edebe muhalif tutumları ve içinde bulundukları hallerini karıştıracak davranışları çoğalınca kırk gün özel bir riyâzata girerek orada elde ettikleri bereketi ve edebi bütün vakitlerine yaymayı hedeflemişlerdir. Bu vaktin kırk güne tahsis edilmesi, Rasûlullah’ın[s.a.v.] bir hadis–i şeriflerinde, özellikle “kırk” ifadesini kullanarak şöyle buyurmasına dayanmaktadır: 

“Kim kırk gün, Allah için ihlasla amel ederse, kalbinden diline doğru hikmet pınarları fışkırır.1

Allahu Teâlâ da Kur’ân–ı Kerîm’de, Hz. Mûsâ’nın[a.s.] kıssasını anlatırken, kırk günü özellikle zikretmiş ve kendisine tamamen yönelmesi için kırk günü emrederek şöyle buyurmuştur: 

“Biz Mûsâ ile otuz gece (bana ibadet etmesi için) sözleştik ve ona bir on gün daha ekledik. Böylece Rabbinin tayin ettiği vakit kırk gün olarak tamamlandı.2

***

Bütün varlığı ile Allahu Teâlâ’ya yönelmiş âriflerin kalplerinde oluşan ledünnî ilimler, Allahu Teâlâ ile bir nev’i konuşma sayılır. Kim kırk gün, midesini aç tutup nefsini buna alıştırarak ihlas ile Allah için amel ederse Rasûlullah’ın[s.a.v.] haber verdiği gibi; Allah ona manevî, ledünnî ilimlerin kapısını açar. Şunu da burada hatırlatalım ki; gerek Rasûlullah’ın[s.a.v.] kavl–i şerifinde gerekse Allahu Teâlâ’nın Hz. Mûsâ’ya verdiği emirde, bu sürenin kırk gün ile sınırlandırılmasının özel bir hikmeti vardır. Bunun hakikatini ve sırrını da ancak Allahu Teâlâ’nın kendilerine bildirdiği Peygamberler yahut onların dışında özel olarak bilgi verdiği ârif kimseler bilebilir. En iyisini Allah bilir…




Makalenin devamını okumak için Abone Olun