İlâhî Zatın Teferrüdü ve Kulun Halveti: Kelâmî Bir Yetkinleşme Yorumu

Sami Turan Erel

Sami Turan Erel



Kişinin maddî ilintilerden uzaklaşarak Hak’la baş başa kalması anlamında bir tasavvuf terimi olan halvet, insan nefsinin yetkinleşmesinin bir yolunu teşkil eder. Dolayısıyla halveti konuşmak insan açısından yetkinleşmeyi konuşmak anlamına gelir. Yetkinleşme eylemi ise kaçınılmaz olarak “mutlak yetkin varlık olan Allah” ve “yetkinleşme arzusunda olan insan” şeklinde iki varlıktan söz etmeyi gerektirir. Allah’ın mutlak yetkin oluşu, yetkinliğin ezelde O’nda tahakkuk ettiğini ve bu açıdan kendi zâtı dışındaki diğer tüm varlıklardan ayrıştığı, dolayısıyla bu haliyle tekleştiği/teferrüd ettiği anlamına gelir. Böylece ilâhî zâtın mutlak yetkinlikte teferrüd etmesi, O’nun zâtı dışındaki tüm varlıkların ya yetkinliklerini elde etmemiş ya da yetkinliklerini sonradan elde etmiş olmalarını —ki bu ise onların yetkinliklerinin sınırlı ve sonlu olması demektir— dolayısıyla O’nun zâtının yetkinliği karşısında tüm varlıkların son tahlilde yetkinlikten uzak olduklarını söylemeyi gerektirir. Fakat yine de insan, kendi varlıksal durumunun sınırlarına rağmen ve bu sınırlar çerçevesinde de olsa yetkinleşme kabiliyetine sahip bir varlıktır. Dahası bu yetkinleşme kabiliyeti, onun varoluş amacının da tam merkezinde yer almakta, halvet ise bu kabiliyeti etkin hale getirmenin bir yolu olması bakımından onun varoluşsal durumu açısından hayatiyet arz etmektedir. İşte bu yazıda halvet üzerinden yetkinleşmenin temel gayesinin ne olduğu ve bunun nasıl gerçekleştiği şeklindeki soruların üzerine gidilecek, halvetin içerdiği pratik tasavvufî îmaların ötesinde yetkinleşmeye ilişkin kelâmî perspektiften hareketle teorik bir üst tahlil yaparak bu sorulara cevap aramaya gayret edilecektir.




Makalenin devamını okumak için Abone Olun