İbn Arabî’de Halvet: Hak–Varlık ile Gerçekleşen Celvet

Semih Ceyhan

Semih Ceyhan



Muhyiddin İbnü’l–Arabî (ö. 638/1249), 16 yaşlarında genç bir delikanlı iken İşbîliye’de (Sevilla) gâipten gelen “Ey Muhammed! Sen bunun için yaratılmadın.” uyarısıyla, bilgi ve hal açısından insan, kozmos ve toplumdaki her türlü bedensellikten soyutlanma (tahallî) gayesiyle halvete girmeye karar verir ve dokuz aylık süre sonunda Ramazan Bayramı’nda halvetinden çıkar. Fütûhât–ı Mekkiye’de anlattığı üzere onun halvet deneyiminin ilk aşamada biri genel, ikisi özel üç sebebi vardır. Genel sebep, nübüvvete ittibadır ve Hz. Peygamber’in[s.a.v.] Hira mağarasında Allah’ın emriyle dışsallıktan içselliğe yönelip varlığın açığa çıkma biçimlerini (tecelli) bâtında ve zâhirde müşâhede etme, gerçeklik bilgisine erme ve eylemlerinde gereğini tahakkuk ettirme tecrübesine katılma isteğidir. Bu anlamda halvet, tüm peygamberlerin kavimlerine misâl teşkil etmesi için uyguladıkları tahkik ve tahakkuk yöntemi şeklinde tanımlanabilir. Bu yöntemde Hak–Varlık, bâtınlık açısından halvette, zâhirlik açısından celvette deneyimlenir. Birinci celvetten halvete, halvetten ikinci celvete yönelik bir haraketlenmedir bu. Bâtın ve zâhir mutlak anlamda birbirinden ayrılamayacak tarzda bir olduğu için halvet ve celvet, birbirini mündemiçtir. 

İbn Arabî’ye göre nebevî tahkikin tahkiki anlamında halvet, hususî yönelimlidir. Genel nübüvvet, tahkikini (umumî velâyet) teşahhus ettirerek kişiye özel kılar (hususî velâyet). Bir diğer tabirle, ümmetin muhakkik seçkinlerinin (ehl–i keşf ve’l–vücûd) özel velâyet yoludur. Her seçkin sufi, kendi potansiyeli uyarınca genel nübüvvet halvetinden/tahkikinden özel velâyet halvetine/tahkikine intikal eder ve verili nebevî usûl ve bilgiyi kendine özel tahkikinin başlangıç noktası yapar. 




Makalenin devamını okumak için Abone Olun