İnsan olmanın özünde yatan en temel varoluşsal gerilimlerden biri, iki zıt kutup arasında süregiden derin bir iç çatışmada tezahür eder: Bir yanda bireyin kendi benliğini keşfetmek, içsel bir dinginliğe ermek ve hakikati ile buluşmak için duyduğu yalnızlık arzusu; diğer yanda ise sosyal bir varlık olarak cemaate aidiyet hissetmek, toplumsal sorumluluklar üstlenmek ve kamusal bir kimlik inşâ etme ihtiyacı... Bu kadim ikilem, yalnızca modern bireyin psişik bir sorunu değil, insanlık durumunun her dönemde yüzleştiği evrensel bir meseledir. İslam düşünce ve tecrübe geleneği de bu gerilimi derinden idrâk etmiş ve ona dâir, vahyin rehberliğinde, kendine özgü çözüm yolları geliştirmiştir. Tasavvuf, bu çözüm yollarının en incelikli ve sistematik ifade bulduğu mecradır. Nitekim Nakşibendiyye geleneğinin merkezî prensiplerinden, kelimât–ı kudsiyyeden biri olan ve “halk içinde Hak ile beraber olmak” anlamına gelen halvet der–encümen, söz konusu gerilimi yapısal bir uzlaşıya kavuşturmayı hedefleyen dengeli, derinlikli ve pratik bir cevap niteliği taşır. Bu makale, bahsi geçen prensibi, sırf tarihî bir tasavvuf kavramı olmanın ötesine taşıyarak modern Müslümanın hız, gürültü ve sürekli dikkat dağınıklığı ile kuşatılmış dünyasında içsel huzurunu ve manevî bağlantısını koruyarak nasıl aktif ve anlamlı bir hayat sürebileceğine dâir zamansız bir rehber olarak ele alacaktır. Dolayısıyla bu çalışmanın temel amacı, halvet der–encümenin, insanın hem iç dünyası hem de dış dünya ile olan ilişkisi hakkında kapsamlı bir bakış sunan kendine özgü bütüncül bir varoluş felsefesi olduğunu ortaya koymaktır.